2 Şubat 2011 Çarşamba

Karalamalar -dört / öykümtrak

Sonunda başarmışlardı. Işık hızını aşıp yıllarca durmadan gidebilen, uzayın o eşsiz basıncına dayanıklı, içinde barınacak insanlara gerekli süre için yeterli teçhizatı barındırabilen, yılların araştırması, deneyi ve emeğinin ürünü uzay aracı, sonunda tamamlanmış, uzay sınırının dışına yapacağı yolculuğa her şeyiyle hazır edilmişti. İnsanlığın neredeyse başlangıcından beri peşinde olduğu pek çok soruya artık yanıt verilebilecekti. Üstelik görsel kanıtlarla birlikte.
İlk defa uzayın sınırının var olup olmadığı kesin kanıtlanacak, sınır varsa ötesinde ne olduğu görülecek, ve aslında "biz neyiz?" sorusunun cevabını, sonunda bir insanoğlu gözleriyle görüp verebilecekti.
Bütün dünya, buraya odaklanmıştı. Dünya üzerinde yaşamakta olan her bir insan, bütün işini gücünü bırakıp televizyon veya internet başında bu en büyük proje hakkında yaşanan gelişmeleri takip ediyordu. Bir kişi hariç; ben.
İnsanlık tarihinin bu en büyük projesinin merkezi seçilmiştim. O uzay aracıyla uzayın sınırötesine yapılacak yolculuk, bana lütfedilmişti. Bebekliğimden beri tek tutkum olan uzay, bana kendisiyle yakından tanışma fırsatı sağlamıştı sonunda. Sadece yatmadan önce hayalini kurabildiğim bir yolculuğu gerçekten yapmak üzereydim. Sevinçten uçuyordum. Birazdan uzay aracının roketleriyle, kelimenin ilk anlamıyla da, uçacaktım. Hem de uzayın derinliklerine, taa sınırına ve hatta ötesine!..
...
Bütün hazırlıklar tamamlanmıştı. Aracın mekaniği ile ilgili son kontrollerin tamamı yapıldı, merkezle bağlantı test edildi, aracın üzerinde ve içinde hiç durmadan kayıt yapacak kameralar kontrol edildi, yakıt konuldu, araç fırlatma rampasına bağlandı, görevli herkes, işi biter bitmez güvenli bir uzaklığa çekildi ve son geri sayım başladı. 10.. 9.. 8..
Araç yoğun sarsılmalar eşliğinde hareket etmeye başlamıştı. Yeryüzü ile bağlantım, belki de son kez, kesildi. Yavaş yavaş atmosfere yaklaştım, onu geçtim ve giderek artan bir hızla yörüngeye oturdum. Kısa bir süre yörüngede kaldıktan sonra yönümü, uzayın o güne kadar keşfedilen şekli ile, olası çıkışına en yakın olduğu öngörülen doğrultuya çevirdim ve yörüngeden çıkar çıkmaz, güneş sisteminin dışına çıkana kadar aracı yüksek hızda sabitledim. Yörüngeyi çıkana kadarki sarsıntılı yolculuk bitince araç bir bulut huzmesinden aşağıya kaymakta olan bir kar tanesi kadar narin süzülmeye başladı. Aracın o anki hızı ile yeryüzünde yapılacak herhangi bir yolculuk bir insanın içini dışına çıkarabilirdi kolaylıkla. Fakat orada, uzay boşluğunda, insanın içini gıdıklamaktan başka bir şey olmuyordu. Tam o anda Debussy'nin "Prélude à l'après-midi d'un faune" adlı eseri çalmaya başlamıştı beynimde. Bir hiçlik içinde süzülüyormuş hissini iliklerime kadar yaşarken başka hangi müzik düşünülebilirdi ki? "Bir perinin öğleden sonrası"nı yansıtmasına rağmen bu eser, uzay boşluğunu da tasvir ediyordu sanki. En azından ben, bilgisiz, basit bir dinleyici olarak, öyle düşünüyordum.
Yavaş yavaş güneş sistemi gezegenlerinin yanından geçerek dışarıya çıkıyordum. Mars'ı geçtim önce. Bizim şu meşhur "kızıl gezegen". Sonra Jüpiter. Roma mitolojisinin tanrılar tanrısı. Satürn geldi sonra. Merkezini çevreleyen disk, yakından daha da büyüleyici görünüyordu gerçekten. Bir toz yığını, bu kadar mı güzel olabilirdi? Uranüs ve Neptün vardı sonra. Mitolojik çağrışımlar eşliğinde, en son Plüton'u gördüm. Dışlanmış ex-gezegen. Yazık. O kadar minik ve sevimli görünüyordu ki, "Tamam. Gel, sen de gezegensin bundan sonra. Üzülme" deyip bağrıma basacaktım neredeyse.
...
Birkaç yıl sonra güneş sisteminden çıktım. İçinde bulunduğumuz Samanyolu galaksisinden çıkabilmem için birkaç onyıl daha ışık hızının çok üstünde seyahat etmem gerekti. Bu süre boyunca hayatımı rutine oturmayı başarmıştım. Günlük işlerimi ufak bir uzay mekiği içinde görebiliyordum. Mutluydum. Hele Samanyolu'ndan uzaklaşıp da arkama baktığımda olanca güzelliğiyle gözlerimin önüne serilmiş bir galaksi dolusu gezegen görmek, çocukluğumu gözümün önüne getirerek ilahi bir mutlulukla doldurdu içimi.
Çocukken oynadığım evcilik oyunlarında hep astronot olurdum. Kimi zaman gezegenleri toplayıp kavanozlara doldurur, kimi zaman başka gezegenden arkadaşlarla oyunlar oynardım. Uzaydı benim mekânım; o zamanlar bir hayalden ibaret olan fakat şimdi tüm hücrelerime kadar hissedebildiğim uzay.
...
Gündüz ve gece gibi kavramları unutalı yıllar olmuştu. Enerjimi mükemmel bir şekilde ayarlayabilmek için tıpkı dünyadaki gibi yirmidört saatlik periyotlara ayırıyordum zamanımı. Tabii ki dünya zamanına göre değil, kol saatime göre!..
Zaman, göreceli bir kavramdır. Dolayısıyla dünyadaki türdaşlarıma göre çok daha yavaş yaşlanıyordum uzayın derinliklerinde. Zor bir kavram "görecelik". İnsanın algıları şaşıyor doğrusu.
...
Uzun yıllar süren yolculuğumun sonunda, her şey olağan giderken, ileride uzayın zifiri karanlığından oluşan, akılalmaz büyüklükte bir duvar gördüğümü sandım bir an. Gözlerime inanamadım önce. Tıpkı filmlerdeki gibi gözlerimi ovalayıp iki tokat attım kendime. Hatta koluma da çimdik attım rüya mı görüyorum acaba diye. Hem tokatları, hem çimdiği tüm acısıyla hissetmiştim; rüyada da değildim, halisünasyon da görmüyordum. Uzay bitmek üzereydi! Uzay.. Düşüncelerimizde bile bir sınır çizmeyi başaramadığımız uzay.. Birazdan bir ademevladı bu kara incinin dışına adım atacaktı. "Benim için küçük, insanlık için büyük bir adım" dediğin böyle olur dedim Neil amcaya hitaben. Onun ay üzerinde yaptığı şirin, zıplarcasına yürüyüşün benzerini, ben de sevinçten çıldırırcasına uzay aracımın içinde yapıyordum. Eğer aracın içinde başka birisi daha olsaydı, "deli" damgasını çoktan yemiştim. Ben deliredururken, duvarımsı karartı gitgide yaklaşmıştı. Artık burun burunaydık. Bilinmezliğe olan yolculuğumda, bilinmezliğin de ötesine geçiyordum böylece. Duvarın içinden geçerken herşey öylesine yavaştı ki, Bir an zaman durdu zannettim. Yaşam denilen şeyin anlamsızlığından dem vurup dururdum dünyadaki zavallı hayatımda. Uzayın sınırı içimden geçerken yaşamı anlamak, kelimelerle tarif edilemeyecek bir duyguydu. Eğer öyle birşey varsa, Nirvana'ya varmıştım kendimce.
...
Bu eşsiz boşalımı yaşadıktan sonra gözlerimi yavaş yavaş araladım. Ne ile karşılaşacağımı bilmiyordum; doğal olarak korku ve merak duyguları istila etmişti benliğimi. Yavaşça aralanan gözkapaklarımın arasından, tıpkı dünya atmosferinden çıktığımda gördüklerime benzeyen ışıklar sızmaya başladı. Uzaklarda yıldızlarımıza benzeyen parlaklıklar görünüyordu. Arkama baktım. Kocaman, simsiyah bir yuvarlak, daha önce yaptığım kara inci benzetmesini haklı çıkarırcasına, olanca ihtişamıyla orada duruyordu. Bir kez daha büyülenmiştim.
...
Fakat bir gariplik vardı. Sersemliğimi üstümden atıp da biraz çevreyi incelediğimde, içinde bulunduğum şey her neyse, güneş sistemimize çok benziyordu. Zira on saatlik bir araştırma neticesinde fark ettim ki, uzay diye bildiğimiz kara yuvarlak, benzer başka kara yuvarlaklarla dipdibeydi; tıpkı bir üzüm salkımı gibi. Daha da ilginci salkım formundaki "uzay yumağı"nın etrafında, bir yörüngeye sahip, sekiz gezegenimsi küre vardı. Bir süre sonra bulunduğum yerin başka bir gezegen sistemi olduğu fikrine varmıştım fakat bu fikrin yanlışlığını anlamam uzun sürmedi. Tek tek detaylara baktığımda gezegen sistemine çok benzese de, büyük resim, bir atomun yapısıyla birebir örtüşüyordu. Bir atomun içindeydim. Yani... Herşey, hepimiz bir atomun çekirdeğinin içinde, bir atomun parçasıydı, parçasıydık. Evim, arabam, arkadaşlarım, şehrim, ülkem, gezegenim... Her şeyim... Sekiz elektronlu bir oksijen atomunun parçasıydı. Farkına bile varılamayacak küçük parçalarıydı belki ama neydi "küçük"? Neye göre? Veya "büyük" neydi? "Uzun", "kısa", "yaşlı", "genç"... Tüm ölçü birimlerinin içi boşalmıştı bir anda. Beynim allak bullak olmuştu. Fazlaydı bu bilgiler benim sınırlı beynime. Hele de bu oksijen atomunun, tıpkı dünyada olduğu gibi, iki hidrojen atomuyla birleşip "su" oluşturabilme ihtimali -ki muhtemelen bu gerçekti- bile bir insanı delirtmeye yeterliydi. Oluşan su hangi nehiri veya gölü oluşturuyordu? Nereye akıyordu? Nasıl bir gezegendeydi? Ya da bir gezegende miydi? Gezegende değilse nasıl bir göktaşındaydı? Belkide orada bambaşka bir sistem vardı; yani ne gezegen vardı, ne yıldız, ne göktaşı...
Bunları düşündükçe aklımın yerinden oynadığını hissedebiliyordum. Göz göre göre deliriyordum ama bu soruları sormaktan alamıyordum kendimi.
Aslında algılayamadığım şey, evren diye bildiğimiz oluşumun sonsuz bir kısırdöngünün parçası olduğu fikriydi. Sonsuzluktu kısaca.
Evren, bir atomun parçasıydı; o atom da herhangi bir maddenin yapıtaşıydı; o madde bir gezegendeydi; o gezegen bir güneş sisteminin içinde, yörüngedeydi; o güneş sistemi bir galaksinin içindeydi... Böylece uzayıp giden fakat bir yerden sonra kendini tekrar etmeye başlayan sonsuz bir çemberden ibaretti herşey.
Olmuyordu, aklım almıyordu bir türlü.
...
Merakıma yenik düşüp -aslında dünyaya geri dönmem gerekirken- atomun dışına doğru yoluma devam ettim. Öğrenmeliydim. Sonsuzluğu gözlerimle görmeliydim. Aksi takdirde sonsuzluk fikrini algılayamayan beynim, kendini imha edecekti.
İlerledikçe enerjimi ve akıl sağlığımı kaybediyordum. Kendimi de bir kısırdöngünün içine sokmuştum. İnsanoğlunun lanet zayıf iradesi, kendini yok etmek üzere programlanmış diye düşünürdüm hep. Haklıymışım.
...
Kendime dair hatırladığım son şey; onca soruya verilecek sağlam cevaplarım olmasına rağmen ortada hâla yığınla soru olduğu gerçeğiydi.
Elde edilen her bilgi, yanıtlanan her soru, başka soruları doğuruyordu. Hayat, sonsuzluğun ta kendisi ise ve bizim bunu algılama ihtimalimizin olmaması, hayatın -o ana kadar gördüğüm- en acı gerçeği ise, gerçekten anlamsızdı!
...
Kendimi bu büyüleyici sonsuzluğa bırakarak onunla bir olma, bütünleşme fırsatım varken elimde, ne diye dünyaya dönecektim ki? Zira yedi milyar aklını yitirmiş yaratık, bir gezegen için fazla olurdu. Hiç öğrenmeseler daha iyi; saçma ilahi masallar uydurup ona inansınlar, büyük bir gücün her şeyi yönettiğini zannedip tapınsınlar, birbirlerine "uzaydan bakınca ne kadar da küçüğüz değil mi?" diye sorup fantaziler kursunlar...
...
Aslında her şey, insan; insan, her şeydir. Bu sonsuzluğun algılandığı gün, geride kalan türdaşlarım da, benim gibi sonsuzluğa erecek. Üstelik kendilerini, çırılçıplak, bir atom çekirdeğinin içine bırakmak zorunda kalmadan!

27 Aralık 2010 Pazartesi

Karalamalar - üç / şiirimtrak

Terazi

Az önce derin bir nefes aldı;
annesinin rahminden çıkıp,
doktorunun elinde baş aşağı,
poposuna şaplağı yiyen bebek
ve
içine tek bir kurşun koyduğu
dede yadigârı revolveri
şakağına dayayan kızcağız.
Tam aynı anda...
__________________________________


Yanıt

"Nedir?" diye sordular ona,
"çikolata ve bulut" dedi...
__________________________________

7 Aralık 2010 Salı

Karalamalar - iki / öykümtrak

Toplamda üç odalı, küçücük, kutu gibi bir evde yaşıyordu Kemal. Sınır tanımayan paranoyalarıyla bilinen annesi İmren, despot, sinirli fakat babacan tavırları geniş aile tarafından iyi bilinen babası Muzaffer, tamamen kendi dünyasına kapanmış ortanca kardeşi Kenan ve "büyük adam olma" peşinde deliler gibi ders çalışıp, aynı anda muzip olabilmeyi becerebilen ufak kardeşi Kâmil... Küçük kutu evini paylaştığı ailesi, bunlardan ibaretti.

Yirmibeş yaşındaydı Kemal. Onca yaşına rağmen ailesi ile yaşıyor olmak, içten içe üzüyordu onu. Sırf bu yüzden düzenli bir seks hayatı yoktu. Arkadaşlarını istediği zaman evine davet edemiyordu. Kazandığı paranın önemli bir kısmını bu evle ilgili aptal işlere harcıyor, ailesine sormadan kendi eğlencesi için tek kuruş ayıramıyordu. Evlenmesi gerekiyordu. En azından ailesinin ona söylediği buydu. Evlenmeliydi; o evden çıkmak istiyorsa evlenmeli, kendi yuvasını kurmalıydı.

Mutsuzdu Kemal. Adı "Kemal"di bir kere. Bir "Can", bir "Berk" kadar çocuk olamazdı. Olgun olmalıydı. Oyun oynamak yerine ders çalışmalı, arkadaşlarıyla buluşmak yerine kitap okumalıydı. Ata'sının adını vermişlerdi ona, layık olmalıydı. Doğduğunda "bebek", çocukluğunda "yetişkin", gençliğinde "yaşlı" idi. Böyle hissediyordu. Böyle olması gerektiği öğretiliyordu çocukluğunda. Bunun normal olduğu anlatılıyor, oyunun ipini kaçırdığında cezalandırılıyordu.
Yüzyüze iken her fırsatta onu aşağılayan bir babası vardı. Dışarıda Kemal'in olgunluğunu anlatarak övünen, arkadaşlarına hava atan babası Muzaffer, evde tam bir faşist lidere dönüşüyor, üç çocuğuna ve eşine evi dar ediyordu. Dayak yoktu belki Muzafferin literatüründe fakat "ego" vardı, "bencillik" vardı, "cimrilik" vardı... Liste uzadıkça, "dayak", tercih edilebilir kalıyordu Kemal'e göre. Gecenin bir yarısı şiir yazma ilhamı geldiğinde, babası uyanıp kızmasın diye, el fenerini alıp yorganın altına girmek zorunda kalmıştı Kemal pek çok kez. Sadece babasının bu düşüncesizliği bile onu bir hafta depresyonda tutmaya yetiyordu.
Annesi de anlamıyordu onu. Ne zaman babasını şikayet etse, "o senin baban, saygılı ol!" karşılığını alıyordu. Bu da yetmezmiş gibi annesi onu sürekli madde kullanmakla suçluyor, eve her geç gelişinde "bu sefer ne zıkkımlandın, lanet olası?" diye paylıyordu.
Diğer iki kardeşi de çok problemli birer ergenlik dönemi geçirmişlerdi ve nasıl olduysa, kardeşleri, anne-babasına söz geçirebiliyor, onlarla sonu bağrışmaya gitmeyen diyaloglar kurabiliyorlardı.

Çok iyi bir insandı Kemal. Madde kullanmak bir yana, kendini bildi bileli ne alkol, ne sigara sürmemişti ağzına. Ayda yılda bir, arkadaşlarıyla toplandıkça, ayıp olmasın diye, rakı içerdi bir duble, o kadar. Anlayışlı bir insandı aynı zamanda. Sabırlı, sevecen, eğlenceli, dürüst... Kime sorsanız, onu bu kelimelerden en az biriyle tanımlardı. Arkadaşları tarafından epey sevilirdi.

Sürekli birşeyler düşünürdü Kemal. Beyni beş dakika boş durmazdı. Her zaman; bir türlü unutamadığı, üstesinden gelemediği, kendi kendine tartışmaktan hoşlandığı, sorgulamaktan asla sıkılmayacağı şeyler vardı kafasında. Her dakika, her saniye düşünürdü. Sık sık düşünceler onu uykusundan bile alıkoyardı. Yatağın içinde sabahlardı, sadece düşünerek. Bazen düşünmek yetmezdi ona. O gün ağzının payını veremediği polis memuruna meydan dayağı çekerdi hayalinde. Ya da onu tersleyen kızın, aslında ona aşık olduğunu varsayıp, ufak bir de hikaye uydurup, o kızla sevişirdi hayalinde. Babasından intikam alırdı her gece yatağa girdiğinde. Aslında hiç yapmadığı, ve asla da yapamayacağı patlamayı, her gece farklı bir senaryoyla oynardı hayalinde. Hep haklı olandı, hep kazanırdı...
Eski kız arkadaşlarını düşünürdü sonra. Aldattığı kız arkadaşlarını, onu aldatan "kaltak" kız arkadaşlarını... Derken hayatı sorgulamaya başlardı. "Neredeyim?", "Nereye gidiyorum?" vs...

İş çıkışında arkadaşıyla buluşup kahve içmek için taksiye bindi Kemal. "Levent'e" dedi taksiciye, soğukça. "Peki" diye yanıtladı taksici, aynı tavırla. On dakika boyunca hiç konuşmadılar. Sonra taksici cep telefonunu çıkartıp birisini aradı. Konuşmanın ilk cümlelerinden taksicinin oğluyla konuştuğunu anladı Kemal. Kulak kesildi..

- eve geldin mi oğlum?

-.............

-hah. akşam işin yoksa çıkalım dışarıya da rakılayalım diyecektim. şöyle babalı oğullu haytalık yaparız biraz, içeriz falan.. yaparız birşeyler. ha, arkadaşlarınla buluşacaksan bilemem de, değişiklik olur diye düşündüm.

-............

-tamam oğlum, yedi-sekiz gibi hazır ol, ..........


...


Hüzünlendi Kemal. Neden bu aptal diyalogdan etkilenmişti bilmiyordu. Bu sıradan baba-oğul konuşmasından etkilenecek kadar zayıflamış mıydı karakteri? "Bir taksici bile oğluna böyle bir teklifle gelebiliyorken, benim günahım ne?" diye aptalca soruları düşünmekten alıkoyamadı kendisini. Yine düşünmeye başladı. Babası başta olmak üzere, hayatındaki herşeyden nefret ettiğini fark etti kendi kendine. Bunu fark etmesinde, üç gün önce babasının onu yirmibeş yaşında olmasına aldırmadan, bir çocuk gibi azarlamasının da etkisi olmuştu mutlaka. Babasıyla yaptığı tartışmaları düşündü Kemal. Hepsinin aslında babasının yüksek ses tonu ile performe ettiği birer monolog olduğunu farketti. Küçük çaplı bir aydınlanma yaşadı Kemal. Hayatı ile ilgili en ufak detaylardan bile ölesiye nefret ettiğini fark etti. Orada yaşamak istemiyordu. O şekilde, o şartlarda, o kadar uzun, o kadar sıkıcı, rutin, karmaşık, bağımlı, silik...
İstemiyordu.

Ağlıyordu Kemal. Oracıkta, taksinin içnde ağlıyordu, onca yaşına aldırmadan. Ne taksici sordu neden ağladığını, ne de Kemal paylaşmak istedi. İşi biten orospular gibi hissiz, soğuk ve umursamaz bir tavırla elini arkaya doğru uzattı taksici, parasını alabilmek için. Bu metafordaki sorunlu "orospu müşterisi" rolünü iyi oynuyordu Kemal. Parasını verdi, taksiden indi ve kapıyı kapattı tek kelime etmeden.
Arkadaşı ile uzun sohbetler edebilirdi, istemedi. İşini bahane ederek kısa kesti buluşmayı. Yapması gereken bazı şeyler vardı, bazı hayati şeyler...

Çantasından kağıt-kalem çıkardı Kemal. Birşeyler karaladı, dönüş yolunda bindiği taksinin şoförüne aldırmadan. Herkesten sır gibi sakladığı şiirlerine bir yenisini -belki de sonuncusunu- ekliyordu. Kafasından ise, alfabetik sırayla, hayatı geçiyordu film şeridi gibi.

Sıradışı bir adam olduğunu düşünüyordu Kemal. Bu yüzden, sıradışı bir şekilde yapmalıydı aklından geçeni.
Taksiyi boğaz köprüsünden önce durdurdu. Hava, aklındaki uçuk fikri gerçekleştirebilmesi için yeterince karanlıktı. Sıradan bir yerdi boğaz köprüsü. Sıradışı olacak olan ise korkuluklara değil, köprüyü ayakta tutan devasa kolonlardan birinin tepesine çıkacak olmasıydı. Gözleriyle göreceği son görüntü, eşsiz bir İstanbul manzarası olacaktı. Köprüyü inşa eden Japon işçiler hariç kimsenin görmediği bir manzara.

Koşarak, biraraya getirilmiş çelik kabloların üzerinden yukarı doğru tırmandı Kemal. Köprünün ayaklarından birinin tepesindeydi. Üzerinde ne varsa aşağıya atmaya başladı teker teker. Çırılçıplak soyundu. Elinde sadece son şiirini yazdığı kağıt parçası kalana dek herşeyinden kurtuldu. Bir süre beton kolonun tepesinde oturup manzarayı izledi. Büyüleyiciydi gerçekten. Şiirini okudu yüksek sesle. Aşağıda yavaş yavaş biriken kalabalık umrunda değildi. Onları görmedi bile. Hayatı boyunca aradığı, fakat bir türlü bulamadığı huzur duygusu bir anda tüm sıcaklığıyla bedeninin dört bir yanına hücum etti.

Gülüyordu Kemal. Yağmur başlamıştı ve ucuz şairlerin ekmek kapısı haline gelen "gökyüzü bana ağladı" dizesi aklına geldi. Katıla katıla gülüyordu. Hayatında hiç böylesine içten bir kahkaha atmamıştı. O an aklından ne ailesi, ne arkadaşları, ne işi, ne aşkı.. Hiç birisi değil, sadece kahkahasının yankıları geçiyordu. Düşünmüyordu hayatında ilk kez. Sonsuz bir boşluk kaplamıştı beynini. Kusursuz bir hiçlik...

Ayağa kalktı Kemal. Önce elindeki kağıt parçasını rüzgâra bıraktı, sonra da kendisini boşluğa...

...

O kadar kalabalığın içerisinde, rüzgârın tesadüfen kendi ellerine doğru uçurduğu kağıt parçasındakileri okuyana dek katlanılmaz bir vicdan azabı çeken babası, suçluluk duygusundan kurtulup, salt ölüm acısıyla başbaşa kaldı...



"Ağladı.
Bağırdı Canı Çıkana Dek..
Esaretinin Farkındaydı.
Geçmişi,
Hayallerinin Izdırapları,
İhtirasları,
"Jack" Kadehleri,
Lakırdıları...
Mahvetmişti Naif Ozanı.
Özgürlüğünü Prangalayıp,
Ruhunu Satmıştı Şiirlerine.
Terkedip Usunun Üstünlüğünü,
Vedalaştı
Yazgısının Zalimliğiyle... "

17 Kasım 2010 Çarşamba

versus mode - bir / kadın vs erkek

kadın, "sevişir" / erkek, "s.kişir"

kadın, "ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar" / erkek, "ağlarsa anam ağlar, gerisi ninja kaplumbağalar"

kadın, fotoğraf çeker / erkek, fotoğraflara bakar, çeker..

kadın, "fitifiti" dir / erkek, "çavuş tokatlar"

kadın, "aşık oldum çocuğa, taş gibi" der, "şirin" olur / erkek, "kadına aşık oldum, taş gibi" der, "abaza" olur

kadın, "ben büyüyünce doktor olucam" der, "anne" olur / erkek, "ben büyüyünce astronot olucam" der, "baba" olur

kadın, yaşlanır, çirkinleşir / erkek, yaşlanır, şirinleşir

kadın, içindeki "ergen"i öldürür, menopoza başlar / erkek, içinde hep bir "ergen" barındırır, "viagra"ya başlar

kadın, yaşlandıkça "kuku"su ".m" a dönüşür / erkek, yaşlandıkça "pipi"si "y.rak"a dönüşür

kadın, bakımlıdır / erkek, bakar

kadın, "trip"kârdır / erkek, "trick"kârdır

kadın, anlaşılmazdır / erkek, "anlamazsın, anlamaaaazzsssıınn"dır

kadın, "dışarda hanımefendi, mutfakta aşçı, yatakta o.ospu"dur / erkek, " -milleti değilmisiniz hepiniz aynı bok"tur

kadın, "onu da yapalım, bunu da yapalım"dır / erkek, "aman parası neyse vereyim, yap"tır

kadın, "paranoyak"tır / erkek, "paramanyak"tır

kadın, mutlu olmayı bilir / erkek, mutlu edilmeyi bilir

kadın, bin çeşit kıyafet giyebilir, renklidir, liberalizmdir / erkek, pantolon gömlek giyer, tekdüzedir, komünizmdir

kadın, 17sinde "çıtır"dır / erkek, büyük oranda "katır"dır

kadın, "matine"dir / erkek, "makine"dir

kadın, kılsız, tüysüz makbuldür / erkek, "döşü gıllı olsun"dur

kadın, "görür" / erkek, "bakar"

kadın, gençliğin sonuna kadar erkekten başarılıdır / erkek, gençlikten sonra kadından başarılıdır

kadın, "alıngan"dır / erkek, "alın lan!"dır

...

(cinslerden birini veya ikisini birden itin g.tüne sokmak gibi bir niyetim yoktur.. ciddiye almayınız)

başka bir "versus mode" yazısında görüşmek üzere.. siyu..

24 Ekim 2010 Pazar

Hepimiz İtiraf Edelim - iki

hayatımız boyunca en az bir kere;

-gecenin bi yarısı, vesayitten inip eve doğru yürürken yanından geçtiğimiz apartmanlarda tek tük ışıklar gördükçe "ulan tam şu anda kaç kişi s.kişiyodur?" diye kendimize sorduk, güldük..

-otobüste veya minibüste bir kız/erkek le kesiştik uzun süre.. yanaşıp muhabbet kuracak g.tü bulamadık kendimizde.. zaten o da iki durak sonra indi..

-olmadık yerlerde bilerek veya yanlışlıkla "pırt" yaptık.. sonra ya kokusundan utandık, ya sesinden..

-öğretmenlerimizden birine aşık olduk..

-gerçek olmadığını bildiğimiz halde, Hogwarts'dan davet gelecek umuduyla posta kutumuzu kontrol ettik..

-alkolün bokunu çıkarıp ya komaya girdik, ya da komanın kıyısından döndük..

-öyle öküzlükler yaptık ki, belirli aralıklarla aklımıza geldi ve vicdanımız bize bir süreliğine işkence etti..

-aklımıza öyle düşünceler geldi ki, insanlığımızdan utandık..

-aynı gün içerisinde birkaç şey üstüste ters gidince "ben seçilmiş kişi olmalıyım.. bi insan bu kadar zorlanmaz.. bu nasıl bi sınavdır ya rabbim?" diye isyan ettik.. başkalarının da bu düşünceyi paylaştığını bildiğimiz halde seçilmiş kişi olma konusunda ısrar ettik.. en çok ve sadece bize işkence ediliyormuş gibi..

-başımıza büyük bir bela gelmesini diledik.. ya da büyük bir acı yaşayalım istedik bir seferlik de olsa.. herkes bizi teselli etsin, bir seferlik de olsa ilgi gören biz olalım istedik.. zavallılığımızı büyüyünce fark ettik..

- "çocuk olmak var aslında.. her şeyi içlerinden geldiği gibi, dürüstçe söyleyebiliyorlar.. içimdeki çocuk ölmese keşke" diye düşündük..

- "bana bir taramalı verecekler, tüm çocukları kurşuna dizerim.. ne lan o öyle?? gerizekalıca sorular, aptallık diz boyu zaten, beyin yok.. bis.ktirin gidin lan!!.." diye de düşündük.. (sanki kendimiz hiç çocuk olmamışız gibi..)

-öylesine sıkıldık ki, göğsümüzün üzerinde öküz oturuyormuş hissine kapıldık.. sebepsiz tıkınarak öküzü kovalamaya çalıştık..

-her yakın/akraba/arkadaş/tanıdık ölümünden sonra hayatı sanki hiç yaşamamış gibi sorguladık.. "hayat aslında çok boş" cümlesinin kurulmadığı bir cenazede bulunmadık hiç.. ölüyü gömenlerin arasındaysak, toprağa girenle empati yapmaya çalıştık bir an.. "keşke onun gözünden görebilsem şuan" diye düşündük..

-başkasının yazdığı şiir hep komik geldi bize.. dalga geçtik.. kendi şiirlerimizin de başkalarına komik geldiğini düşünmek istemedik.. bizimkiler şiirdi, başkalarınınki "hass.ktir lan!" tepkisine layık sıralı cümlelerden ibaretti..

- ergenliğin dibine vurduk.. her türlü..

- ergenlik döneminde kızlar, büyüyen meme ve popolarından utandı ; erkekler, s.k, t.şak, koltukaltı ve yüz kıllarından utandı..

-bir parçayı bokunu çıkarana kadar dinledik.. günlerce, haftalarca sürdü bazıları.. bıkmadan, yılmadan, usanmadan dinledik..

-paramız yoktu, sosyalist olduk.. elimiz biraz para tuttu, kapitalist olduk.. elde tuttuğumuz paraları har vurup harman savurduk, liberal olduk.. "para da neymiş, mühim olan insanlık" dedik, hippi olduk.. "paranın .mna koyarım, sana bişey olmasın kanka" dedik, varoş olduk.. "parayı kaldır, bak nasıl mutlu olucak insanlık" dedik, anarşist olduk.. "paranı bana ver, s.kertirim!" dedik, faşist olduk.. "abi ülke fakirse devlet niye para basmıyo? gerizekalı bunlar yeminne!!.." dedik, asıl gerizekalının kendimiz olduğunu açığa vurduk..

- hayatımız boyunca dönem dönem fikir değiştirdik.. fikir değiştiren arkadaşlarımıza arkalarından "yavşak", "karaktersiz" dedik.. aynı arkadaşlarımız bize arkamızdan "yavşak", "karaktersiz" dedi.. bunun sadece bir dönüşüm süreci olduğunu çok geç anladık..

- birbirimizi etiketledik, yaftalamaya bayıldık..

- içinde cinsel öğeler barındıran oyunlar oynadık.. çocuk saflığına, şeytan penisi karıştı..

- uzunca bir süre "oha" ve "çüş" ten başka küfür bilmezken, hatta bunları söylemekte bile zorlanılırken, bi dönemden sonra ne ana kaldı ne bacı.. yeri geldi eşikteki-beşikteki bile konu edildi.. sonra bi dönem "ben iyi insan olucam" tribine girildi, küfürden vazgeçildi.. sonra "eeehh.. s.kerler.." denilerek normale dönüldü..

evet.. haydi hep beraber itiraf edelim..

20 Ekim 2010 Çarşamba

what's up? - seven

don't "sweden" me anymore!!.. it's america from now on..

school started again.. as usual, i'm absent on first couple of weeks.. that school deserves a student like me..

i've just won a frame of snooker against my friend göksel today.. got to keep tryin.. come on!!..

i'll apply to an american university for master of music program in NY.. i badly want to be a newyorker.. "universe; please send me there and prevent me coming back ever!.." seriously.. i'm so sick of this place, even the tiniest detail of it! everything here gets heavier and heavier for me to carry on my shoulders.. i'm not that into "life's hard.. i can't take it anymore" bullshit.. i just.. you know, as referred in a teenager song called "creep" by radiohead : "i don't belong here".. and don't ever judge me like i'm a conceited man.. maybe i'll hate newyork too.. but i feel like i need a fresh start.. i missed a lot of chances to do it and i just don't wanna miss it again.. so please wish me luck.. i'll need it..

yeah.. i'm aware that this is my first blog entry in english.. and why did i do that? i just dunno.. it came out that way..

i feel guilt! for a couple of things happened in my past.. and i feel like i've got to make it up to these people whom i've done wrong.. yeah.. karma style!..

i haven't been to the cinemas for a while.. i'm open for an invitation to go see a movie that'll worth it.. or any suggestion would be ok. like "that movie is awesome! u should see it before it's too late!!"..

yeah.. i'm aware that "my english" sucks!.. just don't rub it in my face!!

i don't expect galatasaray to accomplish on any single achivement this year.. and i don't make a big deal out of it coz i'm sure our team is nothing but a bunch of morons.. deal with it!.. and stop massin' with rijkaard.. he is the only guy who has an actual brain in the team..

girls, you look soo UGGly in those boots.. please, don't wear'em..

i wish i could speak american, english, irish, scottish, texas, welsh and black accents.. they are so amazing.. especially scottish & irish.. i just love'em!..

guys, let's scream "touchdown" after everytime we "hit that"!!.. (omg.. what a jerk!!)

"spartacus ; blood and sand" is obviously misnamed.. the correct name is: "spartacus ; blood and sex".. seriously, are you that uncreative to use anything but blood and sex? so pathetic..

and ofcourse one of the best tv series of all time: Avatar the Last Airbender.. don't underestimate it coz it's cartoon.. awesome man, totally awesome!!..

i'm desperately in need of a "rakı-balık" session.. yeah, writing in english, but still a proud turk deep down.. "yarasınn!!!"

i'm tired of promising myself on something, and breaking my own words.. i've got to be more reliable to myself. but just don't know how to do.. need a little help here!!..

it's almost 5:00am.. my brain is letting me down so i have to end up my lines here..

see you!!..

24 Eylül 2010 Cuma

Hepimiz İtiraf Edelim

hayatımız boyunca en az bir kere;

- "bi anda kapı çalsa, fıstık gibi iki hatun/taş gibi iki herif içeriye dalsa ve 'haydi seviş bizle' dese" fantazisi kurduk..

- ayaklarımızın ne kadar çirkin olduğunu görüp kendimizden soğuduk..

- sıçarken kakayı koparmadan suya değdirmece oyununu oynadık.. hatta koparmamayı başardıysak, sıçtıktan sonra kalkıp kakamıza baktık ve "oha bu benden mi çıktı?" dedik..

- aşık olduğumuz kız/erkek gelip bize ne kadar aşık olduğunu yalvar yakar anlatsın, biz de kendimizi ağırdan satalım diye yanıp tutuştuk..

- olmadık yerde burnumuzla oynadık, tatakları sağa sola savuşturduk..

- aynanın karşısında:
başka yöne bakarken nasıl göründüğümüzü görebilmek için aynanın dibine girdik, başka yöne baktık, fakat başka yöne bakarken kendimizi göremediğimizi farkedip "ulan keşke bukalemun gibi gözlerim olsa" diye iç geçirdik..
iki kulağımızı yanlara doğru çekmek suretiyle maymuna olan benzerliğimizin farkına varıp "hassiktir!" dedik..
yüzümüzdeki gözenekleri görebilmek için aynayla bütünleşircesine ona yaklaştık..
ağzımızı sonuna kadar açıp boğazımızın derinliklerini görebilmeye çalıştık..
sümkürdükten sonra burun kıllarına yapışmış tatak kalmış mı diye kontrol ettik..
kaslı olmayan vücudumuzla kas yarışmasındakiler gibi hareketler yapıp eğlendik..
aynaya yaklaşarak sivilce patlattık.. bazen sivilce sıvısı aynaya sıçradı..
götümüzün neye benzediğini görmek için aynaya doğru domaldık..


- yakışıklı/güzel olmadığımız halde çevremizdekilerin ne kadar yakışıklı/güzel olduğumuzdan bahsetmesini, hatta onları, tam bu konuyu tartışırken yakalayalım istedik..

- bi süre aradan sonra facebook'a girdiğimizde hiç notification olmaması bizi hafif üzdü..

- "zengin olsam .. " ile başlayan cümleler kurup hayal dünyamızda kaybolduk..

- ekonomik ve/veya sosyal sebeplerle bize asla bakmayacak platonik aşklarımıza bakıp bakıp durduk..

- ailemizle tatile giderken, uzun araba yolculuğu yapıyorsak:
" .. nerenin plakası?" yarışmasına/konusuna maruz kaldık.. babalarımız hep kazandı..
"önceki kelimenin son harfiyle başlayan kelime bulma" oyununa maruz kaldık.. anne-babamız hep erken sıkıldı..
mola verdiğimizde direksiyona geçip hayal kurmaya başladık, tam otoyola çıkarken babamız camı tıklattı.. hayali yolculuğumuz kısa sürdü..

-çocukluğumuzda babamız/annemiz bize kızıp bağırırken "başçavuşun beygiri mi ossuruyo lan burda" özlü sözünü kullandığında yarılmamak için kendimizi zor tuttuk, kızma seansı bittiğinde anıra anıra güldük..

- akrabalarımızın içinde bizi etkileyen birisi mutlaka oldu.. yasak elma hesabı..

- "lan kocaman adam/kadın oldum.. napıcam? nası para kazanıcam? hayatım nasıl olucak?" endişelerine kapılıp hayattan soğuduk..

- intahar planı yaptık..

- entellektüel açıdan kendimizden üstün insanlardan oluşan bir grubun içinde kalmışsak, kendimizi ezik hissettik.. hatta "eve döner dönmez wikipedianın .mına koyucam" diye kendimizi kandırdık..

- bazen hayat o kadar anlamsız geldi ki, sanki zaman durdu, sanki boyut değiştirdik, bir anlığına herşeyden soyutlandık..

- "einstein günde 4 saat uyuyomuş oğlum" muhabbetini ciddi ciddi yapan insanlara maruz kaldık..

- hatta, "benim einsteindan neyim eksik? hayvan gibi çalışıcam abi.. ben de einstein gibi olucam" diyen adamlarla/kadınlarla karşılaştık..

- bazı arkadaşlarımızdan nefret ettiğimiz halde, onlarla beraber takılmak zorunda kaldık.. bazı arkadaşlarımızla ise, onları çok sevmemize rağmen, hiç bir zaman beraber takılamadık..

- ya bi an önce büyümek, ya da hep aynı yaşımızda kalmak istedik..

evet.. haydi hep beraber itiraf edelim..

.. may be continiued..

9 Eylül 2010 Perşembe

Deniz, Havuz ve Yüzme Üçlemi

deniz mi havuz mu?

asırlardır(!) tartışılagelmiştir bu konu. insanlığın en önemli ayrımlarından, çatışma noktalarından biri olmuştur..

"ulan göt kadar havuza 50 kişi giriyo. içine işeyen, osuran, tüküren... bok yuvası resmen.. s.ksen girmem havuza.." diyen "denizci"ler bi yanda; "yosunu var, balığı var, deniz anası var.. kıllanırım ben.. zaten ayaklarım yere değmiyosa s.ksen yüzemem.. götü sağlama alıcan hacı!" diyen "havuzcu" lar öteki yanda..

hâla daha ortak noktada buluşulamamıştır..

bu sorunu çözme girişiminde bulunan bir otelde kaldıydım bikaç sene önce.. "deniz suyuyla doldurulmuş havuz" vardı.. tamam, iyi niyetli bi girişim ama kusura bakmayın da içinde yüzdüğüm en karaktersiz, en yavşak suydu.. o ne lan öyle.. deniz misin havuz musun.. yüzer misin batar mısın.. (bi de s.ker misin sabaha mı bırakırsın vardı.. alakasız baya ama aklıma gelince iteledim..)

bana kalırsa bu sorunun üzerinde uzlaşılacak bir ortak noktası da yoktur. nasıl ki birkaç gün sonraki referandumda "ha-vet" diyemeyeceğimiz gibi, "de-vuz" a da giremeyiz.. ikisine de kafam girsin..



ben şahsen "denizci"lerden biriyim.. ama gelin görün ki denizden tırsıyorum.. evet itiraf ediyorum.. yosun mosun beni bozuyo.. balık felan da ayağıma değdi mi tamam.. hele gece.. (kalkan'daki deneyimden sonra) s.ksen gece denize girmem bundan sonra hacu.. nasıl olucak bu böyle bilmiyorum lan.. biri yardım etsin..

üstelik böyle kayalık yerlerde, dibinde renk renk balık olan koylarda şnorkel'le dalmaya da bayılıyorum.. böyle de karaktersizin tekiyim.. (şnorkel ne lan.. ne s.kim bi kelime öyle)

eğer asıl amacım yüzmek ise, kesinlikle havuzu tercih ederim.. denizde yüzülmüyo lan.. yani ya sabah karga bokunu yemeden gireceksin, ya da akşam yemeği öncesi (hayvan gibi açken).. benim açımdan iki vakit te berbat.. çünkü balıkların acıktıkları iki öğün de tam bu saatlere denk geliyo.. kıyıya yanaşıyo hipneler.. sonrası malum.. (enneeeeee!!..) (bkz:fırat)



havuzda da yüz yüz nereye kadar hacı.. bi o tarafa bi bu tarafa.. mecbur gey gey oyunlar üretiyosun.. "hadi bakalım dipten tek nefeste karşıya gidip gelebilecek miyim??" , "suyun dibinde 20 saniye oturabilecek miyim??" , "şimdi de ayakta, sadece kollarımla, geri geri kendimi karşıya kadar çekebilecek miyim??" .. of.. yazması bile üçüncü oyundan sonra bayıyo..



gittiğiniz tatil beldesinde eğer yabancı turistler varsa rehber olması amacıyla denizde ve havuzda takılan birkaç tür turisti yazacağım şimdi..



denizci turistler:



1- denizanası, pısırık kocası ve veletleri: çoğunlukla musevi veya yunan olmakla beraber, çeşitli milletlerden olabilirler.. teyzemiz 130 kg civarı olup, (öyle bişey varsa) negatif enerji yayma konusunda master degree sahibidir. bikini giymez; mayo, tercihidir. ailenin reisi, evinin direği (daha ziyade kolonu), çocuklarının anası, mutfağının aşçısı, yatağının oro.... hoba.. hatlar karıştı.. bunun kocası slip don tercih eder.. cılızdır.. pısırıktır.. pasiftir.. (gey bile olabilir..)
çocuklar salınmıştır çayıra, mevlaları kayıra...



2-ideal aile tablosu çizen ingiliz çift: uzun boylu, sarışın, güzel/yakışıklı, zayıf ve kültürlü çiftlerdir.. erkek uzun şort mayoları tercih eder.. kadın seksi bikinilerledir.. çocukları tişörtsüz denize girmez.. (zira süt beyazı tenleri var bunların).. paylaşımcı, samimi, elittirler.. kadının üstsüz güneşlenirken kollarını 90 derece havaya kaldırmak suretiyle kitabını tutarken görülmesi tipiktir.. küçük memeleri özgürce güneşin tadını çıkarırken, kendisi de olanca memeleriyle kitabının keyfini çıkarır.. ("olanca memeleriyle" için bkz: yiğit özgür).. aile ilişkileri AB standartlarındadır. fakat ingiliz erkeklerinin yarısına yakınının gey olduğuna ilişkin istatistiki veriye dayanarak kadına sulanan garson, otel çalışanı veya otel müşterisi, kocadan herhangi bir tepkiyle karşılaşmaz.. bu durum "şu ingilizler çok geniş insanlar canım" söylentisini doğurmuştur..



3-gece kopkop'u bekleyen bekâr kız grubu: bunlar denize menize girmez.. güneşlenirler.. bedava solaryum hesabı.. şezlonglarının yanında bekleyen içkileri hiç bitmez.. seksi bikinileri vardır.. uzaktan bakıldığında bile birbirleri arasında ufak bir çekişme olduğunu sezebilirsiniz.. "kim daha güzel?", "kimin memesi daha dik?", "kimin götü henüz sarkmamış?" gibi konu başlıklarında yarışırlar.. bunu itiraf ettiremezsiniz hayatta.. sorsan "ay en çirkin benim.. yanımdaki taşıst evır" der her biri.. 3 veya 4 kızdan oluşur grupları.. iticidirler.. fakat gece olunca ortam erkeklerinin içlerinden biri için diğer erkeklerle iğrenç bir yarışa gireceklerini bildiklerinden havalarından da geçilmez..



4-ırk-din-milet-ümmet dinlemeden heryerde olan apaçi gençler: of of .. yazmayacağım bile..



havuzcu turistler:



1-ideal aile tablosu çizen ingiliz çift: uzun boylu, sarışın, güzel/yakışıklı, zayıf ve kültürlü çiftlerdir.. erkek uzun şort mayoları tercih eder.. kadın seksi bikinilerledir.. çocukları tişörtsüz havuza girmez.. (zira süt beyazı tenleri var bunların).. paylaşımcı, samimi, elittirler.. kadının üstsüz güneşlenirken kollarını 90 derece havaya kaldırmak suretiyle kitabını tutarken görülmesi tipiktir.. küçük memeleri özgürce güneşin tadını çıkarırken, kendisi de olanca memeleriyle kitabın keyfini çıkarır.. ("olanca memeleriyle" için bkz:yiğit özgür).. aile ilişkileri AB standartlarındadır. fakat ingiliz erkeklerinin yarısına yakınının gey olduğuna ilişkin istatistiki veriye dayanarak kadına sulanan garson, otel çalışanı veya otel müşterisi, kocadan herhangi bir tepkiyle karşılaşmaz.. bu durum "şu ingilizler çok geniş insanlar canım" söylentisini doğurmuştur..

2-memeli helga yenge, göbekli hans amca ve ergen kızları: ısrarla memeleri açıkta dolaşan kadınlarından, çirkin, bira göbekli, godoş tipli adamlarından ve yanlarından ayırmadıkları biri kumral-çilli, diğeri sarışınıst evır-çilli iki kızlarından tanınabilirler.. erkek slip mayo tercih eder.. kadın olanca memelerine rağmen bikini tercih eder.. kızları çoğunlukla güzel olup alman iticiliğine sahiptir.. soğukturlar.. sohbete gelmezler.. havuz kenarından ayrılmazlar.. havuzda yer içer, (utanmasalar) sıçarlar.. helga yengenin kendine özel garsonu vardır.. (ya da garson o kadar yavşaktır ki, yengeyi sahiplenir resmen..) hans amca akşam olunca pool-bar'da 70 bira içebilir..


yerli turistler ise baştan sona felakettir.. balayı stayla takılan genç çiftleri mi dersin, orta yaşlı, erkeği göbekli, kadını sarkmış çiftleri mi dersin, sayıları 2 ila 5 arası çocukları olan orta yaşlı-orta sınıf çiftleri mi dersin, saçı başı beyazlamış, vücutları yere değen emekli çiftleri mi dersin, ergen kız grubu mu dersin, apaçi erkek grubu mu dersin.. of of .. hakkaten çekilecek çile değil..

havuz başında da deniz kenarında da bu tip insanlar cirit atar.. ve işin iğrenç yanı, eğer yalnız tatile çıkmadıysanız, bu tiplerden biri olmanızdır.. bebeğin bıngılı, tatilin single'ı makbûldür..

neyse gideyim de biraz yüzeyim ben en iyisi.. havuza mı denize mi gidicem?.. peh..
aşağı inince karar veririm..

20 Temmuz 2010 Salı

ne var ne yok? - altı

isveç dedim dedim.. ucundan bi norveç ihtimali gözüktü.. hadi bakalım..

"bir tatil beldesinde, bir hafta süreyle 9 - 10 genç arkadaş bir villa ve bir minibüs kiralarsa ne olur?" sorusunun cevabını aldım.. sıradaki soru: "aynı şeyi iki yıl üst üste yaparsan ne olur?"..

okul bitti.. tatilimi de yaptım.. yazın en sıkıcı kısmı başladı.. bir nebze olsun neşe katmak için yandaşlar aranıyor..

kaş yolu üzerinde olduğunu hatırladığım bir koy vardı.. "hidayet koyu".. orada yaşayabilirim.. sıcak olmasına rağmen söylüyorum bunu.. evet..

"tlos" adlı yerde bir restoran var.. içinden sular felan akıyor.. ağaçların üstüne "ağaç ev" modelinde çatısı olmayan platformlar koymuşlar.. alabalığı muhteşem.. dağdan gelen ve "bızzz" kıvamında olan suyu ufak bir havuzda biriktirmişler.. o suyun içinde 5 dakika durabilene 1 adet beleş içki, 15 dakika durabilene 1 adet beleş içki artı 1 yemek veriyorlar.. suya girmeden 5 dakika mı 15 dakika mı duracağınızı söylüyorsunuz.. sonradan değiştirmek yok hesabı.. 15'i seçmediğime pişman oldum.. seneye gidersem eğer bir öğlen yemeğimi beleşe getirebilirim.. ha bir de orada da yaşayabilirim.. hava sıcak ama "bızzz" gibi suyum olur.. evet..

gece denize girmek üzere kıyıya gittik.. denizden biraz tırstığım için daha önce cesaret edememiştim gece.. ama bu sefer girecektim.. 3 bira içmiştim ve yanımda 9 arkadaşım vardı.. "suyun altından çıkabilecek garip yaratıklar" bana neyapabilirlerdi ki? hemen 9 arkadaşımdan birinden yardım isterdim ve olay çözülürdü.. evet.. bu sefer yapacaktım.. sahil kayalık.. denize girmek için ya bi kayanın üstünden atlayabiliyorsun ya da kayalıklardan birinin üstüne tutturulmuş merdivenlerden pörsümüş ingiliz teyze stayla suya giriş yapabiliyorsun.. karanlık sebebiyle merdiveni seçtik.. gruptan bir cengaver suya girdi.. ve ikincisi .. üç.. dört.. artık sıranın bana geldiğini hissetmiştim.. (biten biram da bu hissi vermiş olabilir emin değilim.. ) merdivene yanaştım.. adımlarımı basamak basamak aşağıya doğru atmaya başladım.. 1.. 2..

..

3. basamakta iki ayağımın aşil tendonu ve çevresine doğru yapılmış bir kavrama hareketi sezdim.. (jedi sensez.. ) o yarım saniye içinde kafamdan geçen düşüncelerden bir buket:
"lan??"
"bu ne ki şimdi.."
"biri kayalıklara saklandı da şaka mı yapıyor.."
"eşşek şakası resmen.. skertirim bak"
"olum insan eli değil lan bu.."
"hassiktir.."

..

hemen ayaklarımı silkeleyerek kendimi yukarı fırlattım.. "ayağıma bişey sarıldı lan" diye arkadaşları uyarmamla denizdekilerin çığlığı basması aynı saniyeye tekabül eder..
biyolog arkadaş (korku filmi değil bu gerçek hayat.. grupta biyolog vardı lan..) hemen bir el feneri yaratıp (dev çakmağın götünde var .. abartmayın 'yaratıp' dedik diye.. ) kayalıklara eğildi.. ve ayağıma sarılan şeyin bir ahtapot olduğunu söyledi.. aynı anda "şuna bak ne kadar güzel bi hayvan" felan da dedi de.. neyse.. "samet the crocodile hunter".. töbe töbe..
sonra bir poşeti eline ters geçirip ahtapotu kayalıkların içinden aldı, çıkardı önümüze koydu.. inceledik dev çakmağın götündeki ışıldağı kullanarak.. "bunun eti yenir mi lan?" dedi birisi.. diğeri "tabi olm.. süper olur da mındar ederiz şimdi hayvanı.. kesip edemiycez.. yazık.." dedi öteki..
bütün bunlar olurken benim sağ bacağıma oturmuş olan keşkül titretmesi kimsenin skinde değildi.. ayağımı zamanında kurtaramasaydım mayomun altından damlayacak kahverengi parçalar herkesi çok ilgilendirirdi kesin.. pislikler..

sonunda ahtapotu serbest bırakıp güvenli havuzumuza doğru yollanma kararı aldık.. havuz candır.. gece 3te de, sabah 6da da candır..

üstteki mini hikayeden de anlaşılacağı gibi master degree golden diplom black belt ordinaryus bedeviyim.. mörfi de kimmiş..

gecenin 2sinde, deniz kenarında, yan şezlonglara uzanmış 9 gence aldırmadan, uzandığı şezlongdan denize bakarak (muhtemelen tahrik olarak) aleti çıkarıp çavuşu tokatlayan "kalkan" yerlisi genç.. bize, üzerinde bereket tanrısının resminin bulunduğu altında "kalkan" yazan bir magnete ve tam kardeşimin iki yan şezlongunda bulunman sebebiyle kardeşimde ufak çaplı bir travmaya mâl oldun..
ismail yk'dan gelsin: "allah belanı versin"

şunu anladım ki, "tatil sonu depresyonu" diye bişey var... tatilin son günü eşyalarını toplarken ufak ufak kendini gösterir.. otobüse/uçağa doğru giderken kafanda güzel anıların vardır tatiline dair.. ve asıl altın vuruşu otobüse/uçağa bindiğinde yapar "tatil sonu depresyonu".. "hassiktirr.. bitti lan?!?" olursun.. ve istanbuldaki sıkıcı hayatın vardır sırada.. bazen hayatın "rew" düğmesi olsa diyorum.. bazen..

dünya kupası bok gibiydi.. yarı final ve final maçları dışında..

dünya basketbol şampiyonası geliyo da hiçbir nba yıldızı gelmiyor.. ne skim iş lan bu..

televizyonların yaz modları, en az kış modları kadar kötü.. bütün gün daya "çocuklar duymasın" ı, "avrupa yakası" nı, "aşk-ı memnu" yu.. berbatsınız televizyon kanalları.. berbat..

otobüs duraklarında, reklam panolarında falan bu senenin liseye giriş sınavlarında derece yapanların resimleri var.. çocukların hepsi birbirinden obez.. 3 sene götünü kaldırmadan test çözünce böyle oluyor demek ki.. işi sidik yarışı haline sokarsan böyle olur.. bi de bence bunlar iyi günlerimiz.. gelecekte test çözmekten mutantlaşacak çocuklarımız.. götlerinden karekök, koltukaltlarından açıortay, burunlarından izohips çıkacak.. yazık..

"... kafası".. son dönem favori lafım..

"ter".. son dönem vazgeçilmezim.. eridim laaaaaaannn...

siyu

4 Haziran 2010 Cuma

ne var ne yok? - beş

bugün beşiktaş üstgeçitin altında rastladığım hatıngızlar nereliydi dersiniz? isveç.. muhtemelen isveç..

mutsuzluk:
-algida kornetto yedikten sonra yanında "aşkına" diye verilen bedava dondurmayı da kendin yemek...
-özenle çıtlanan, diğerlerine nazaran daha iri olan çekirdeğin boş çıkması..
-nba maçını sabah 3.30a kadar bekledikten sonra tam maç başlayacakken deli gibi uyku bastırması ve maçı kaçırmak.. uyumadığın o 3 buçuk saatin içinde patlaması..
(mutsuzluk konsepti için bkz: umut sarıkaya)

şu ara beni istemediğim sonuçlarla karşı karşıya bırakacak şeyler yapıyorum.. hayırlısı..

ve salı günü piyano finali.. başarılar dilediğinizi duyar gibiyim.. may the force be with me.. (star wars kafası)

hayatımda ilk defa bu sene:
-okuldan bu kadar nefret ettim..
-piyano finali konusunda bu kadar heyecansız, endişesiz, gerilimsiz ve vurdumduymazım..
-devamsızlıklarım sınıra geldi..
-arkadaşlarımla bodruma tatile gideceğim..
-(notalarını yazmaya üşenmediğim)bir beste yaptım..
-haldun üstünelle kabataş iskelede karşılaştım..
-yakın bir arkadaşımın çok sevdiği akrabasının cenazesine, orada olma sözü verdiğim halde gitmedim.. (bkz: hayvan)
-snooker oynadım..
-etrafımda aşık olunacak kimse olmadığını düşündüm..
-bu kadar çok kahve içtim..
-ailemden ayrı, bireysel geleceğim üzerine çok ciddi planlar yaptım.. kısa ve uzun vadede geçerli olacak şekilde..
-saçlarımı 3e vurdurmayı düşündüm..
-bir dizinin (bkz: how i met your mother) sezon finali yapmasına üzüldüm..

şuan odamda dolaşan hayvani boyutlarda bir karasinek var.. vızıltısından ne yazacağıma konsantre olamıyorum..

evet.. kahrolsun israil.. ve evet.. kahrolsun anti-semitizm.. evet..

türk dizilerinin en çok seyredilenlerinde bile oyunculuk seviyesi o kadar düşük ki, ben de mi gidip bi ajansa yazılsam diye ciddi ciddi düşünüyorum.. o derece..

basket oynamayı unutmuşum resmen.. şut yüzdem %1e kadar inmiş neredeyse.. utanıyorum..

o diil de bi "eiffel 65" vardı.. "blue" diye şarkıları vardı.. ne güzeldi 90'ların clubber şarkıları bile ya...

federer elendi lan.. aslanım soderling..

geçenlerde okuldan çıktım. ışıklardan karşıya geçmek üzere bekliyordum.. karşı yönde, yolun yarısında, pembe üzerine beyaz puantiyeli elbisesi ile şirince bir hatıngız belirdi.. "şirin" olduğu konusunda kendimce bir yargıya vardıktan sonra, arabaların durduğunu görmek üzere kafamı sola çevirdim.. o sırada benimle beraber ışığı beklemekte olan, orta yaşlı iki bayan arkamda sohbet ediyorlardı.. kulak misafiri oldum;
-bak bak.. kıza bak.. solaryuma girmiş. bacaklara baksana..
-hangisi? şu pembe elbiseli olan mı?
-evet.. ben de geçen gün bi bronzlaştırıcı sprey aldıydım....(gereksiz cümlelerle devam eder..)
...
diyeceğim odur ki, hatıngızlar bile diğer hatıngızlara bakıp birbirlerinin bacakları hakkında yorum yapıyorlarsa, aynı şeyin erkişiler tarafından da yapılması olanca doğallığıyla bize göz kırpmıyor mu a dostlar? "vay öküz", "amma da hayvanmışsın", "bürrst!! camız!!" gibi hakaretamiz kelimeler sarfettiğinizi duyuyorum.. lütfen.. tekrar düşünün...
bunu ekine söylediğimde "evet abi. erkeklerin kızlara baktığı kadar kızlar da kızlara bakıyor.. birbirleri hakkında yorum yapıyor" dedi.. düşündüm.. aynı şeyi biz erkekler birbirimiz için yapıyor muyuz acaba?? hiç sanmam.. düşünsenize:"mahmut olum şu ışıklarda bekleyen herife bak lan.. saçını hangi jöleyle dikmiş acaba??.. pantolonuna da bayıldım ama o tişörtle olmaz.. o ne öyle gey gibi.. "
kulağa komik geliyor değil mi?..
madem ki cinsiyetler arası eşitlik diyoruz, bence ötekisinin de kulağa komik gelmesi gerekir.. (ki bence gayet komik.. arkamdaki ablaların pembe elbiseli hatıngız hakkındaki yorumundan sonra bıyık altından kişnemiştim açıkçası..) bi düşünmeye ve tekrar gözden geçirmeye değer..

birileri bana yazı geçirebileceğim, sıcaklığın 25 dereceyi geçmediği, bir basket sahasına, bir piyanoya, bir bilgisayara ve bol yeşilliğe sahip bir barınak bulabilir mi??

50ml 'lik absolute buldum.. tek shot'lık.. çok şirin birşey.. mutlaka bayinizden isteyin..

siyu..