6 Mayıs 2014 Salı

Deli Evlenmesi - iki

Geçen gün fark ettim;  arkadaş listemde tek soyadı olan dişi kişi kalmamış.. Herkes bi "Ayşe Yılmaz Türkyılmaz", bi "Fatma Ölmez Kahraman", bi "Hayriye Niye Neden".. 

Bu, şu demek: 


Erkek diyo ki "Ben modern bir bireyim. Eşim isterse alır soyadımı, istemezse almaz. Kadın hakları fln.. Bidi bidi.." Aslında kadınını kütüğüne geçirmiş olmaktan mutlu bilinçaltında. Devlet tesciliyle ona sahip artık. Soyadımı verdim, aileme aldım diyor. Artık kimse ona sahip olamaz diyor. Onunla bir tek ben sevişirim, ömrü billah başka penis göremez diyor.  İtiraf edemiyor sadece.. Eşinin 'kızlık' soyadını taşımaya devam etmesine ses çıkarmaması da bu yüzden. Bir nevi rüşvet. (Evet, ona hala "kızlık soyadı" deniyor. 'Evlenmeden önce kadının hiç sevişmemesi gerektiği' gibi korkunç bir mantık üzerine kurulu, kafalar giresice ataerkil sistemin terminolojisi..) Sorsan anlatır sana "eşitlik, özgürlük, kadın hakları.." Yav he he.. 


Kadın da diyor ki "Ben ataerkil düzeni tanımıyorum. Benim bir birey olarak adım soyadım var. Neden baskasının soyadını alayım ki? Sırf adet yerini bulsun, bürokratik işlerde problem çıkmasın diye aldım kocamın soyadını.." Canım.. Ne kadar naif.. Hala toplumda söz sahibi,  erkeklerle eşit haklara sahip, "bilmemkim'in eşi" değil de "bilmemkim'in ta kendisi" olduğunu zannediyor. Kadınlar kendi aralarında dahi tek başlarına bir birey olduklarının farkında olmadan, bunu umursamadan iletişime geçiyorlar çoğu zaman. "Altın günü" diye bişey var. Her hafta veya her ay "bilmemkimlerin eşleri" bir araya gelip bilmemkim'den aldıkları harçlıklarla bankacılık oynarlar. Tabii ki çay, kısır ve kek eşliğinde. Bunun modern karşılığı da "girls night out". Ekonomik olarak nispeten daha özgür, gece hayatından hoşlanan modern ev hanımlarının ayda yılda bir toplaşıp "şimdi sen bekarmışsın"cılık oynaması.. Bu sırada o 'night' 'out' olan 'girls'ün eşeri bir araya gelip futbol-siyaset-hatunlar üçgeni üzerinde muhabbet etmek yerine, bireysel olarak, başka 'out' olan 'girls'e fısıldamakla meşgul olur..Çiftler ertesi akşam ortak soyadıyla ortak çatı altında ortak parayla aldıkları televizyonda 'Ben bilmem eşim bilir' izlerler.. Çok değişik kafalar bunlar hafız.. 

"Lan entel dantel konuşuyosun, insanlar evlenmesin de 50 yaşına kadar çay bahçesinde mi buluşsunlar.. Sökük!!." diyeceksiniz.. Haklısınız, düzen böyle işliyor.. Adı üstünde: "Düzen".. Düzüyor..


"Gending gız bulamıyong, evli barğhlı insanlara boğh atıyong hömüağoyüm.." diyeceksiniz.. Ağzınızı kırarım..


Çift soyadı meselesinin dışında bir de evli arkadaşlar - evsiz arkadaşlar mevzusu var. Evsizken süper takıldığın insanlar bir bir yuvalardan uçup çift oluyorlar, yeni yuva kuruyorlar, kendileri gibi yuvalardan uçup çift olmuş başka insanlarla takılmaya başlıyorlar, hep bir iş güç koşturması içinde debelenirken bebek yapıyorlar, o bebekler büyüyüp yuvadan uçuyor çift oluyor, yeni yuva kuruyor falan filan.. Bundan sonrası kısır döngü. Bu döngüde evli çiftin evsiz arkadaşı olarak sen yavaşça dışarda kalmaya başlıyorsun haliyle. Evli çiftin sorumlulukları değişiyor, yaşam stilleri değişiyor ve doğal olarak bu yeni koşullara uygun evli arkadaşlar, eski standartlarda kalmış evsiz arkadaşlara tercih ediliyor. Her şey çok doğal ve olması gerektiği gibi farkındayım evet de, benim gibi müzmin evsiz arkadaşlara dolaylı yoldan (veya bazen direkt olarak) "sen de git evlen, evli arkadaş ol, takılalım hacı" demiş oluyor hali hazırda evli arkadaşlar. İnsanın içine buzağı oturuyor lan. Yapmayın.. 


Keşke gerçekten her şey; erkeğin ağzında gül, kadının önünde diz çöktüğü, kadının ise hülyalı edalarla uzak diyarlara baktığı düğün fotoğraflarındaki kadar tozpembe olsa. O zaman gerçekten pembe panjurlu evlerde yaşayıp pamuk şekerden yapılma yataklarda sevişir, küçük tembel-hayvan bebeklerimiz olur, bütün gün ağaçta sallanarak çilek yerdik. 


Uyanalım dostlarım: Evlilik=Delilik...


3 Eylül 2013 Salı

ne var ne yok? - on

uzun zaman sonra yeni bir blog yazısı yazmaya karar verdim. hangi konseptte yazsam, hangi seriyi devam ettirsem diye düşünürken en son yazdığım "ne var ne yok" yazısının üstünden çok fazla zaman geçtiğinin farkına vardım ve o kadar çok şey yaşandı ki bu süreçte, neden olmasın ki lan dedim kendi kendime.. hayde bismil..

"ne var ne yok - dokuz" başlıklı yazıya dramatik bir başlangıç yapmışım.. vicdan mevzusundan açmışım konuyu.. insanlığın ölümü filan.. şimdi o günkü kadar karamsar değilim hacılar. gezi parkının en muhteşem günlerini gördükten sonra insanlığa olan inancım bir tık arttı. hala gülen, güldüren, başkalarına karşılıksız iyilik yaparak mutlu olabilen tüm direniştaşlara selam olsun..
"her yer taksim, her yer direniş!!"

cihan erasmusla danimarkaya gidecekmiş önceki yazıda.. cihan gitti, geldi, bir daha gitti. bu sefer yüksek lisans için ve 2 seneliğine. ayrıca çaçut evlendi ve edirneye(!) taşındı, hande evlendi, okan ankarada, özge ankarada, can avustralyaya gitti... listenin sonu gelmiyor hemuagoin.. giden gitti, kalan sağlar bizimdir tabii de... yalgızaaam yaaaalllgızzz...

bir evlilik furyası başladı ki sormayın.. birileri sokakta alyans mı dağıtıyor nedir gelinliği giyen "eveeeett" diye bağırıyor amk. b.k varmış gibi.. (bkz. Deli Evlenmesi http://benkendimvesmallozzy.blogspot.com/2011/10/deli-evlenmesi.html ) hayır evlenen evlensin beni ilgilendirmez de düğünlere gidince "-eeee ozan, darısı senin başına artık.  -seni ne zaman everiyoruz?  -hadi bakalım sıra sende mi yoksa?" diye darlamacalar yok mu insana en çok onlar koyuyo hacı..

evlenme işiyle ilgili yeni gözlemler yaptım. mesela evlenen çift sevgililik hayatları boyunca o modern sanat galerisi senin, bu experimental jazz konseri benim gezen, bütün klişelerden koşarak uzaklaşan, rakı ve kutu efesi kıro bulup türlü kokteyllere bir dünya para döken, her türlü marjinalliğin dik alasını barındıran, senin benim gibileri s.kine bile takmayıp cool mu cool takılan tipler olsalar bile, kınada "yüksek yüksek tepelere" çalarken yalandan ağlıyolar, düğün günü geldi mi "pınar başşı burma burma yaar yaaar yaaaar yaar, yaaar yar amman!!" çaldığında s.ke s.ke o halaya katılıp pisti tavaf ediyolar, "angaranın bağları da, büklüm büklüm yolları" ile kanat çırpa çırpa sekiyorlar, "kara gözlü çingenem aşık oldum ben sana" ile dokuz sekizlik bir göbek seansında kendilerini paralıyorlar.. bunlar hayatın acımasız gerçekleri gençler.. sonra sorduğunda da cevap belli: "düğünü annemler için yaptık hacı. çok istediler ikimizin ailesi de, mecburen yaptık. biz zaten akşam partiliycez moruk, bi iki saat annemlerin gönlü olsun istedik".. hade len ordan. takı töreninde şıkır şıkır para taktırırken, damat halayında yerden göğe alkışlarken öyle demiyodun.. hepimizin içinde bi tarık mengüç var hafız.. kabul edin..

ben içimdeki tarık mengüçü çaçutların düğünde piste döktüm şahsen.. hayatımda ilk (ve muhtemelen son) kez bir düğünde oynadım. umarım sauron gibi gücünü toplayıp yine içime kaçmaz tarık.. #direnfrodo..

bence bütün bu evlilik tatavasının en keyifli yanı balayı.. deniz, güneş, kum, dinlenmece ve ölesiye seks.. eğer direk balayına skip edilebiliyosa bu ilişki mevzusu yarın evlenirim hacı.. net..

daha önce en yakın arkadaşını evlendirmemiş olanlara tavsiyeler;
1- EVLENDİRMEYİN!!!
....
insanın ağzına s.çıyor vesselam..

bu yaz nedense önceki yazlara göre daha az sıkıcı ve daha koşturmacalı geçti. üstelik sadece 5 gün deniz kenarında geçirmeme rağmen.. yaşlanıyorum galiba..

tatil vakti geldiğinde deniz-güneş-kum yerine dağ-yayla-tarihi yer tercih etmeye başladıysan, yaşlanıyorsun demektir.. aklını başına devşir..

yaşlandıkça yeni arkadaşlık kurmak ne kadar da zorlaşıyormuş lemurakoyun. içi şişiyor insanın..

roger waters konseri efsaneydi.. bir pink floyd değil ama orjinali gibi, birebir, hiç anlaşılmaz.. comfortably numb solosunda boşalmayan var mı?

hatunlar, asla evet demeyecekleri heriflerin peşlerinde koşmalarına bayılırlarmış, heriflerin hislerinin zerre önemi yokmuş, hatun kişi, gerçekte gönlünü kaptırdığı esas oğlanı elde edene kadar kendisine yazılmakta(evet iğrenç bir kelime, farkındayım..) olan hiç bir herifi net bir şekilde reddetmez böylece sürekli güzel ve çekici olduğu hissiyatını canlı tutarak bir nevi osbir çekermiş, osbir çekilirken zavallı heriflerin "sabun"dan başka birşey olmadıkların farkında olma ihtimali yokmuş, zavallı sabuncuklar ancak osbir bittikten sonra duruma uyanıp kendilerini bol suda köpürtürlermiş.. gökten üç elma düşmüş...

get lucky.. son dönem favorim..

go-kart efsanevi bişeymiş.. mutlaka yapın ama önceden bel fıtığı ameliyatı için gün almayı unutmayın.. ayrıca sonraki 3 gün elinizden-kolunuzdan randıman beklemeyin.. benden söylemesi..

yüksek lisansa başladım. hatta ikinci senesi başlayacak yakında. şimdilik herşey güzel gidiyor lakin bir yolunu bulup yurtdışına kaçmam lazım doktora için. şans ve başarı dilemekten öteye geçip bana okul, hoca ve burs bulmak isteyen canlara kapım her zaman açık.. imece rules!..

ifmoya girdim lan.. çok keyifli.. ışın kılıcı fln.. konserlere gelin hacılar..

amerikalı bir dostumdan aksanımın "komik" olduğunu öğrendim. meğer amerikan aksanı yerine amerikan saksağanı varmış bende.. gıdaklıyomuş..

çArşı.. başka söze gerek yok..

g.t, göbek aldı başını yürüdü. böyle lego gibi, göbeği "fıp" diye çıkarıp atsak fln olmuyo mu? illa aç mı kalmak lazım lan.. nası yapsak? "e iyi de ayı gibi yiyosun olm" diyenleri duyuyorum.. ağzınızı kırarım..

adalar.. o atmosfer başka yerde yok.. bi de bozcaada var tabi.. dı bestıst..

yetmişlik sek martiniyi 2 saatte içersen ne olur? polonezköydeki villanın tuvaletine sorun, o anlatır..

ilk defa bir partide temizleyen ekipte değil de kusan ekipteydim. yeniliklere açık olmak lazımmış..

bu sene hem tour de france'ı hem wimbledon'u kaçırdım.. "bi elaamet geldi, anam gıyaamet gopiyi dedim.. vvuuuuuuuu"

yazacak çok şey birikmiş. lakin saat 3 oldu ve yazı da iyice zenci s.kine döndü, sonu gelmiyor.. bitiriyoruz efem..  yarın sabahtan okula gidip piyano çalışmam lazım.. ben, notalarım ve terli tişörtlerim orada olacağız.. buyrun gelin, kahveler benden..

hayde siyu!..

8 Ocak 2013 Salı

El

sıradan bir organ değildir el. doğduğumuz andan öldüğümüz ana kadar diğer bütün organlarımızdan çok daha fazla şey için kullanırız ellerimizi. bu yazıda kronolojik olarak el ve kullanımları üzerine bişeyler çiziktireceğim. hayde bismil..

doğduktan hemen sonra yumru halinde kafamızın iki yanında tutarız onları. bazen içgüdüsel olarak ağzımıza götürmeye çalışır, çoğunlukla başarısız oluruz.. sıklıkla "nah" yaparız o minicik sevgi yumaklarıyla. yirmi sene sonra yapsak aynı şeyi dayak yememize sebep olur ama boyutumuz bu kadar küçükken bizi dövmek yerine sever insanlar. "bak hulki, hareket çekiyo bizimkisi.. aman da aman.. yerim o ellerini senin!! agu bugu!!.."
sonra bişeyleri tutmaya başlarız minik cevizciklerimizle. en çok da anne-babamızın parmaklarına bırakmamacasına sarılır, onlara mesaj göndeririz adeta "ömrünüz boyunca yapışıcam size, ağzınıza s.çıcam olum!" deriz... anlamaz saftirikler. yine sevinirler "bak hulki bak ne kadar da güçlü bizimkisi.. tuttuğunu koparıyo maşşallah.." sonra yavaştan annemizin memelerine yapışmacalar başlar. elektra kompleksinin başlangıç aşamalarıdır bunlar freud abimize göre. yirmibeş sene sonra yapışacağımız memelerin, annemizinkilere benzeyeceğini söyler. haklıdır da. düşüncesi ne kadar tiksinç olsa bile, haklıdır freud abimiz. itiraf edin.. yine de o boyutlardayken "karnı acıkmış ah canım canım. bak hulki meme istiyo bizimkisi.. gidip emzireyim ben şunu.. agucuk bugucuk!!" der annemiz. başkaları da güler buna.. boyut önemli tabi..

tutma olayını abartırız büyüdükçe. eşyaları tutarız, hatta tutup atarız biyerlere.. yemek yemek için kullanmaya başlarız hafiften. lokmaları tutmaya çalışırız, ağzımıza götürmeye çalışırız, başaramayız, severler bizi yine, gülerler.. burnumuzla oynamaya başlarız hafiften. kakamızı dürteriz meraktan .. böcek falan yeriz iyice tutmaya alıştığımızda.. hep gülünür bunlara.. komiktir de..

ufaktan çükümüzü/kukumuzu farkederiz. onları dürtmeye başlarız nedir bu diye. bebeklikten çocukluğa geçtikten sonra oyun oynamak, yemek yemek ve yaramazlık yapmak için kullanırız kolumuza bağlı beş parmaklı uzuvlarımızı.. sonra okul başlar kalem tutmayı öğreniriz. ödevler gelir sonra. belki bir enstruman çalmaya başlarız veya basketbol gibi sporlarla tanışırız hafiften.. temizlik, oyun, beslenme, ödev, eğlence gibi amaçlarla kullanmaya başlamışızdır artık işlevsel topaçlarımızı.. uzun bir süre de böyle gider bu. taa ki ergenliğe kadar..

işlerin çirkinleşmeye başladığı dönemdir ergenlik. kendi kıçımızı yıkamaya başlamışızdır ergenlikten önce ama ergenlikle beraber vücut temizliği beş kat arttığı için işler çığırından çıkmaya başlar.. mastürbasyonun keşfi ile ellerimiz doktoralarını alıp doçentliğe doğru yol alırlar.. artık pek çok birbiriyle çelişen, beraber düşünüldüğünde mide bulandıran işleri sadece bu iki köleye yüklemişizdir çoktan.. yemek yaparken veya yerken kullandığımız elleri, dübür çeperinde kalan kakaları temizlemek, osbir çekmek, burun karıştırmak banyo yaparken her tarafımızı temizlemek, otobüste/minibüste başka ellerin defalarca tutunduğu demirlere tutunmak ve ev temizlemek gibi işlerde de kullanırız mecburen. nasıl? mideniz bulandı değil mi? yaptık hepimiz. ergenliğe girmemizle saflığını yitirdi eller.

sonra okul bitti meslek sahibi olduk, kimimiz elleri deforme eden işlerde çalıştı, kimimiz bilgisayar başında parmak izleri silinene kadar zorladı ellerini. bir yandan başka her şey için kullanmaya devam ettik ellerimizi. sevişirken çok önem arzetti eller. tokalaştık, meme/g.t avuçladık, sivilce sıktık, yılbaşı hindisine mağara adamları gibi daldık, hareket çektik, yumruk/tokat attık, para aldık/verdik, kartopu yaptık, tuvalete düşen telefonu çıkarttık, çocuğumuzun başını okşadık, bebeğimizin gazını çıkarttık... ve daha neler neler..

bütün bu çelişen işler için aynı iki bahtsız bedeviyi kullandık. ellerimiz.

yaşlandıkça çekti, küçüldüler. damarlar görünmeye başladı üstlerinden, çelimsizleştiler.. titremeye başladılar ufaktan. iş göremez oldular git gide..

son olarak, buz gibi olmuş bir beden üzerinde, göğsümüze konulmuş olan bıçağa sarılı halde bırakıldılar yakınlarımız tarafından.
kefene sarılırken de hazırol pozisyonundaymışçasına vücudumuzun iki yanına sabitlendiler..

böyle oldu ellerimizin hikayesi.
kah gülerken ağzımızı kapattık/dizlerimizi yumrukladık, kah ağlarken başımızı aralarına aldık/gözyaşlarımızı onların terslerine sildik, kah sinirle başkalarına vurduk onlarla, kah sevdik birilerini/dokunduk/okşadık..

farkına varmadık ne kadar kıymetli olduklarının..
"bir elin nesi var, iki elin sesi var."
"iki eliyle bi s.ki doğrultamamak"
"elizabeth"... demeyin,
öpün elinizi, onları sevin.. bu kış soğuğunda eldivensiz çıkmayın dışarıya, onları üşütmeyin..

21 Ekim 2012 Pazar

Terlemek

Terli bir insanım ben. Bunu beni tanıyan herkes bilir. Benimle temas kurmuş herkes kendi açısından ne kadar terli olduğum konusunda bir fikre veya duyguya sahiptir. Fakat bütün bu ter sorunsalının (sorunsal mı? egoya gel lan..) benim açımdan nasıl duygu ve düşüncelere yol açtığı konusu bu güne kadar hep muallakta kalmıştır (çok da s.kindeydi..). Bu yazıda size, madalyonun öteki yüzünü göstereceğim (ooo, metaforlar metaforlar.. artizz..) Terli bir insan olmak neymiş, anlayacaksınız..

Yakın arkadaşlarım, yeni tanıştığım birilerinin de olduğu bir ortamda beni "abi kışın dışarda kar yağıyo, bizim bokumuz donuyo, bu herif tişörtle geziyo yeaa!" cümlesinin varyasyonlarıyla tanıtırlar.. Öyledir hakkaten. En soğuk havalarda tişörtümün üzerine uzun kollu bir hırka ile vücudumun ihtiyacı olan sıcaklığı korumayı başarırım genelde. Bu durum bazı arkadaşlarımın sinirini bozmaya başlamıştır sanırım ki "ya ozan bis.ktrgit yeaa!" dedikten sonra montlarına gömülürler bazen; zira ben, o sırada sıcakladığım için hırkamın fermuarını açıyor olurum.. Üşümemesiyle meşhur olan bir insanım.. evet..

Bir avantaj gibi dursa da, aslında dört mevsim işkencedir üşümemek. Kışın; üzerimde hırkayla bir süre yürüdükten sonra bindiğim toplu taşıma aracında bir anda her gözeneğimden ter boşalır. Otobüsün/minibüsün içinde benden başka herkes montunun/kabanının içine gömüledururken, ben, terlediğim için hırkamı çıkarıyor olurum. "uzaylı mı lan bu?", "artise bak amk. üşümüyorum diye tişörtle dolaşıyo.. kızlara hava yapıyo aklınca.. daly.rak!", şeklinde düşünce balonları yolcuların gözlerinde beliriveriyor.. Çok eğleniyorum gerçi ama, iğrenç birşey terlemek.. Hele de herkesin üşüdüğü ortamda terlemek daha iğrenç.. Yazın; toplumun ayıplamayacağı kadar açık giyinirim hep. Fakat yine de eşek gibi terlerim durmadan. İğrenç!!.. Nefret ettiğim birşey varsa terli birisiyle görüşmektir, sarılmaktır, tokalaşmaktır.. Gelin görün ki en terli insan da benim tüm dünyada.. Kendim banyodan çıkıp kurulanmamış gibi gezdiğimden, başkalarının terlemiş olmasını sorun etmek gibi bir lüksüm yok malesef.. İğrenç oğlu iğrenç!!.. Bu da yetmiyormuş gibi yazın arkadaşlarımla buluştuğumda eşek gibi terli olduğum gerçeğini görmezden gelme çabalarına da tanık oluyorum, iyice üzülüyorum.. Tokalaşmadan sonra çaktırmadan elini pantolonuna silmeler, gözlerden okunan "ıyyy. sırıl sıklam eli.. " düşünceleri.. ; öpüştükten sonra ben ona bakmıyorken eliyle yanaklarını temizleme çabaları, gizliden gizliye Türklerin iki yanaktan da öpme geleneğine lanet okumalar.. ; sarılırken yanak yanağa temastan kaçınma girişimleri, sırtımın tersiz bölgelerini keşfe çıkmalar, mümkün olduğunca vücut temasından uzak durmaya çalışmalar, sırt yerine omuzlardan tutunmalar.. Hiç biri gözümden kaçmıyor arkadaşlar.. Yemezleeer..

Bazı can insancıklar da şöyle bir yaklaşımla geliyor; "terliyim sarılmayalım canım" diyorum, "bişey olmaz alıştık biz" diyorlar.. Lan olum ter dediğin, sidiğin bir çeşidi nasıl iğrenmezsin? Hadi tamam benden iğrenmiyor olabilirsin de terden de mi iğrenmiyorsun? Elin kolun ıslanıyor, yanakların nemleniyor.. İğrenç!.. Tamam çok seviyorsun beni, ben de seni seviyorum da yemezler arkadaşım.. Yemezleeer..

Hele bir de "Senin terin bana ilaçtır!" şeklinde babanne yaklaşımı var ki hepsinden beter.. İğrenç oğlu iğrencin oğlu!! Yaşlı insanların torun torba sevgileri biraz enteresan olabiliyor vesselam.. Neyse, oralara hiç girmiyorum..

İşin koku boyutu çok enteresan. Zira bazı can arkadaşlar "ya evet terliyosun ama senin terin kokmuyo yaa.. bazılarının vücudu kokuyo resmen, yağlı deri kokuyolar pis pis.. hiç koktuğunu görmedim ben senin yea.. şanslısın sen abi, boşver.." diyorlar.. Yani o kadar naif ki itiraz edemiyorum bile.. Canım yaa.. Kokmuyormuşum.. Arkadaşım, dünyanın en temiz, en çok üşüyen insanı bile terler.. En azından spor yaparken terlemiştir herkes. Ve spor ayakkabıların, erkek soyunma odalarının, terli çorapların, penis, testis ve vajinaların, koltukaltlarının kokmalarıyla meşhur olmaları boşuna değildir.. Kendimizi kandırmayalım.. En azından ben yemiyorum arkadaşım.. Ter, kokar.. İstediğin kadar roll-on, deodorant vs kullan.. %100 doğal beslenmediğin sürece, bok, sidik, ter, geğirik, osuruk, kokar.. Bu kadar..
Ha, kokmamak için elimden gelen her şeyi yapıyorum orası ayrı.. Hepimiz yapıyoruz.. Yaratıklardan bir farkımız olmalı değil mi?..

Herkes terler, ben daha çok terlerim.. Terliyken bana sarılmayın arkadaşım; İğrencim!..



9 Ekim 2012 Salı

Yineleme

hayatımda
yediklerimden, içtiklerimden tat alabildiğim,
sayamadım,
bilmem kaçıncı gece..

puro ciğerlerimi tıkamıyor, 
şişeden içtiğim viski içimi yakmadan mideme iniyor bu gece..
korunuyorum sanki..
birisi
ya da bir şeyler koruyor beni..

aklımda o..
ondan önce öbürü,
öbüründen de önce,
ötekisi..
akıl hapisanemde
kalakaldılar..

yanıma almak istedim,
elime,
dilime,
burnumun dibine..
girmek istedim, 
vajinasından önce
kalbine..

sayamadım, 
bilmem kaçıncı kez
başladığım yerdeyim..
ağzımda puro,
elimde viski şişesi,
kağıt,
kalem..

ağlayamıyorum artık..
gecelerdir,
haftalardır,
aylardır ağlayamıyorum..
dedim ya korunuyorum diye,
ağlatmıyor bir şeyler
ya da birisi.. 
ağlamıyorum, 
ağlanacak halimi
yazıyorum..


30 Eylül 2012 Pazar

Kesişmek

Bizim ülkemizde "kesişmek" olgusu, kısa süreli bulunduğum diğer ülkelerde yaptığım gözlemlere göre çok daha fazla ve derin yaşanıyor. Başka ülkelerde herkes kendi işine bakarken (minding their own business), bizde olay daha ziyede başkalarını gözlemlemek üzerine.. Mesela mahalle bakkalına giderken bile en azından mahallenin çocuklarının oynadığı futbol maçıyla ilgileniriz, hatta bazen biraz aşırıya kaçıp "at bakalım abinin kıllı göğsüne" diye entegre oluruz oyunun orta yerine.. Akılda ekmek almak olsa bile, sokağa çıkıldığında sanki ekmek almaya giden biz değilmişiz gibi davranırız.. Balkondaki komşularla hal hatır soruşmaca, mahallenin çocuklarına takılmaca, o sırada sokaktan geçmekte olan güzel hatun/yakışıklı erkek ile göz teması kurmaya çalışmaca.. Halbuki ne demiş atalarımız? "el s.kiyle gerdeğe girilmez.." .. hmm.. epey alakasız oldu bu ama o kadar neşeli bi atasözü ki,  araya sıkıştırmadan edemedim.. ehe mehe..

Diyeceğim odur ki efendim, bu kesişmek mevzusunun türlü türlü oluru olmazı var. Bunları anlatacağım bu yazıyı bizzat yaşadığım ve yaşandığına şahit olduğum kesişme seansları üzerine bina edeceğim. hayde bismil..

kesişmelerin en sıradanı, istiklal caddesi gibi kalabalık yerlerde yaşanan 1-2 saniyelik kısa göz sevişmeleridir.. aslında sevişme diyemeyiz, foreplay/önsevişme desek daha doğru sanırım.. o kadar sık ve o kadar hızlı yaşanır ki hiç bir kesişgili (sevgiliden devşirdiğim yeni sözcük.. yersen..) bu kısa önsevişme seansını bir daha hiç hatırlamaz. one night stand gibidir aslında biraz.. "işini bitirir, g.tünü döner yatarsın", bir daha da aramazsın.. budur..
fakat her kesişme bu kadar hayasızca yaşanmaz. bazıları özeldir, güzeldir.. teknik olarak tam bir kesişme olmasa da, sonu kötü bitse de, bir an için bile olsa mutlu eder..
göklerden inmişçesine güzel/yakışıklı biriyle karşılaşırsın bir cafede/restoranda.. o kadar güzel/yakışıklıdır ki yiyeceğin buz keser, içeceğin içilmez hale gelir, unutursun beslenmeyi.. gözlerinle doyarsın.. taa ki o insan sizi hiç s.klemeden yiyip bitirdiği yemeğinin hesabını ödeyip yine hiç s.klemeden mekanı terk edene kadar.. işte o an midene öküz oturur, hayata küsersin, "bunlar nerde yaşıyo amk? bizim etrafımızda niye yok böylesi? ızdırabını s.keyim.." diye kaderine saydırırsın.. "platonik aşk en güzeli galiba" sonucuna varıp, boka dönmüş yemeğini yer, sidikten hallice içeceğini içersin.. büyülü bir zaman parçası, yaşanır biter, her şey normale döner.. gerçek aşk sevişmesi gibidir bu.. sevgi dolu, ateşli, neşeli, kısa süreli.. böyledir..
baştan sona ızdırap gibi geçen kesişmeler de olur.. bunun en kralı da toplu taşıma araçlarındadır..
önce kısa bir bakışmayla başlar.. sonra başka yöne bakarsın, sonra "acaba bana bakıyomu?" diye bir kez daha bakarsın, baktın bakıyo, gözlerini kaçırırsın önce. sonra direk ona bakmazsın da arkasındaki bişeye bakıyomuş gibi yapıp ona bakarsın çaktırmamaya çalışarak. baktın bakmıyo, sen bakarsın, bakarsın, bakarsın... arada bakışmalar çakışır, kesişmeye dönüşür, inatlaşırsın "önce o başka yöne baksın" diye, hakkaten de önce o başka yöne bakar.. kafandan telepatik olarak ona ulaşmasını umduğun binlerce monolog geçer, harekete geçmek istersin, beceremezsin.. tam bir işkenceye dönüşür.. birinizden biri ininceye kadar, belki karşılıklı belki karşılıksız, tatlı bir işkence seansı yaşanır. sado-mazo seks gibi düşünülebilir bu. acılıdır, acıtır, daha da acıtsın istersin, yapmaya devam edersin.. budur..
bir de çok uzun zamandır görmediklerinle yaşadığın kesişmeler vardır. soru işaretleriyle doludur baştan sona.. "o muydu? öteki miydi? gidip selam vereyim mi? hatırlar mı ki? beni görmüş müdür? gördüyse tanımış mıdır? selam vermeye gelecek mi? selam versem de ne konuşucam ki? selam vermeden uzaklaşsam çaktırmadan uyanır mı duruma? sonra facebooktan bulup darlamasın 'gördün de selam vermedin' diye? selam verirsem de o çıkmazsa naparım? işim de var elimi verip de kolumu alamazsam nolur?" bu sorular kafandan geçerken birkaç kez kesişirsin, manalı bakışlar atışılır, onun gözlerinden de benzer sorular okursun ama ondan da adım gelmeyince yoluna devam edersin.. heyecanlıdır.. yeni tanıştığın biriyle asansörde sevişmek gibidir.. heyecanlı, sorularla dolu, adrenalin deposu.. böyledir..
kesişmeden kaçınanlar var bi de.. ona baktığını bilir, kesişme daveti yolladığını hisseder, tribe girip kesişmez seninle.. öyle bi noktaya bakar ki, seni gördüğünü hissettirir, cool olduğu için kesişmez seninle ama ona bakmanı ister.. ezilirsin kısa bir süre, sonra "koy g.tüne rahvan gitsin" der, işine bakarsın.. cool hatun/herif açısından mastürbasyon gibidir bu.. kesişgilisi olmadan tatmin olur, rahatlar.. budur..
kesiştikten sonra harekete geçip tanışan, sevgili olan, hatta evlenen üstatlar da yok değil.. onların önünde saygıyla eğlimekten başka yapacak bişey yok.. eğilin, eğilin ki, göz teması kurarsanız yarın çocuğu veriverir elinize.. aman diyim..

sevişmek güzeldir, kesişmekse; pahabiçilemez..




26 Eylül 2012 Çarşamba

Hepimiz İtiraf Edelim - üç

hayatımız boyunca en az bir kere;

-okulun ilk gününde:
herkes sırayla ayağa kalkıp kendini tanıtırken, sıra bize geldi ve heyecanlandık, kelimeler birbirine girdi, saçmaladık, utandık.. sonra bizden öncekiler ve sonrakiler de saçmalayınca içten içe güldük, rahatladık.
sınftakilerin birkaçı hariç herkes yaratık gibi geldi gözümüze. "hangi sirke düştüm lan ben?" diye düşündük başta.. sonra sonra alıştık da rahatladık. 1 sınıf dolusu gollumla kim okumak ister ki?
sınıftaki hemcinslerimizden biri gözümüze inanılmaz cool göründüğünden dolayı, içten içe ağzını burnunu kırmak istedik. ileride yakın arkadaşlarımızdan biri oldu cool çocuk, orası ayrı..
karşı cinsten birisi inanılmaz güzel/yakışıklı geldi bize. kısa süreli platoniğe bağladık, sonra sonra zeka seviyesini görünce kendisinden koşarak uzaklaştık..
"acaba güzel hoca var mı lan? amerikadakiler gibi sevişsek ya birden. skandal olsak sonra gazetelere çıksak.." diye düşündük sırayla derse gelen hocalarla tanışırken. gün sonunda "bu okula girdiğim güne lanet olsun" dedik, orası ayrı..
yeni bir ders alınacaksa o sene, hoca dersin içeriğini anlattıktan sonra mümkün olabilecek en aptalca soruyu biz sorduk. hoca atarlandı, sınıfta gülüşmeler oldu.. yıl sonuna doğru aynı hocanın en favori öğrencisi olduk, orası ayrı..
biz arka sıraların birinde oturup ilk günü sağ salim atlatma derdinde sakin sakin takılırken, bir sürü sınıftaş, sanki birbirlerini yıllardır tanıyormuşçasına kikiri, kakara, geyik yaptı, bir yandan sıkılarak, bir yandan imrenerek uzaktan seyrettik. "bu nasıl sosyallik seviyesidir amk, iki saniyede manita yaptı i.ne/k.ltak!!" diye içimizden küfrettik..
istisnasız her sınıfta bir kişi inek çıktı, her hocanın söylediğine katıldı, ekleme yaptı, söz aldı, konuştu, düzeltti, bildi, bildirdi.. Sınıfın geri kalanı tarafından annesinin ve ebesinin kulakları hunharca çınlatıldı..

-öyle bir pot kırdık ki, geceleri rüyamıza girdi, vicdanımızın peşini bırakmadı..

-yutamayacağımız kadar büyük bir lokma yedik. neredeyse boğulduk, bir şekilde kurtulmayı başardık.. (metafor da yaptık.. )

-öyle bir yalan söyledik ki, ağzımıza s.çtı, hayatımızı s.kertti, geçmişimizi s.kti, geleceğimizi kararttı.. toparlaması yıllar sürdü..

-vücudumuzdaki orantısızlıklar gözümüze takıldı, aynalarda çok eğlendik..

-mastürbasyon yaparken girdiğimiz şekli şemali göz önüne alıp, başkalarının mastürbasyon yaparkenki halini düşündük, önce midemiz bulandı, sonra yarıldık gülmekten..

-ebeveynlerimizin seks yaparkenki hallerini düşündük.. önce midemiz bulandı, sonra kustuk, sonrası uzun bir terapi süreci..

-bazı hayvanların sevişmelerine tanık olduk, kimisi mide bulandırırken, kimisi tahrik etti bizi.. inek memeleri... uu beybi..

-çok ciddi olmamız gereken bir dialog sırasında, karşımızdaki kişi öyle bir dil sürçmesi yaptı ki, karın kaslarımızın sebebi oldu.. höyküre höyküre gülememek içe doğru s.çırttı..

-telefonla rastgele bir numarayı arayıp saçma salak şakalar yaptık. içten içe "numaramızdan adresi bulur mu ki lan acaba?" diye de tırsmadık değil hani..

-porno izledikten sonra "geçmişi sil"meyi unuttuğumuz için, birileri "geçmişimizi s.k"ti.

-tanıdığımız bildiğimiz en ciddi, en alakasız insanı seks veya mastürbasyon yaparken hayal etmek çok eğlendirdi bizi.. notr damn'ın kamburu gibi..

-"bir organ olarak ayak" konsepti üzerine düşündük. varılan ortak sonuç; ne kadar iğrenç olduğu..

-"küstüm sana.. aramıyosun, sormuyosun hiç.." diye atarlı bir cümleyle telefon görüşmesine başlayan arkadaşımıza "bu kadar merak ettiysen, sen arayaydın ya, y.rraaam!!" diye cevabı yapıştırmak istedik.. olmadı, olamadı..

-bolca argo katkılı ve küfürlü konuşan en saygısız bir arkadaşımızın iş görüşmesine tanık olduk, şekilden şekile girdi p.zevenk.. saygı pınarı oluverdi g.tveren.. "patrona da mı küfrediyim lan .m biti?" diye isyan etti bize, düşündük, hak verdik..

-yaşadığımız bir kayıptan sonra etrafımızdaki insanların ne bize acımasını, ne durumu ajite ettiğimizi düşünmelerini istedik.. hiçbir şey değişmesin istedik, malesef çok şey değişti..

evet.. haydi hep beraber itiraf edelim..


20 Mart 2012 Salı

Babama

"

SESSİZ GİDİŞ

(Babama)


Yedi dağları dolandım

Vardığım yeri bilirim

Başım öne eğdirmedim

Verdiğim canım bilirim


Mavi kanatlıydı atım

Değerin bilen olmadı

Güneşten atlas getirdim

Eyerine çul olmadı


Doksan yaşında çınarım

Onmaz acılar bilirim

Dokuz dalım kırdırmadım

Toprağı sırdaş bilirim


Elin uzatsan değerdin

Yüreğim tutan olmadı

Gözlerim yeşil aynaydı

Dönüp bakanım olmadı


Sisler içinde can idim

Duyup görenim olmadı

Kanat takıp göğe erdim

Adımı anan olmadı


Mustafa KÜÇÜK


Ocak 2004

İstanbul


"




16 Ekim 2011 Pazar

Deli Evlenmesi

açıkça anlaşılabildiği üzere başlığın ilhamını "şair evlenmesi"nden aldım. çok yaratıcıyım..
bu yazıda, bir deli olarak, evlilik, nişan, kına, düğün, gerdek, çoluk, çocuk vesaire konulara nasıl huninin deliğinden baktığımı yazacağım. ya kısmet..
"Evlilik, sevişmek için devletten alınan resmi izindir." şeklinde iddialı bir cümleyle açılışı yapmak istiyorum. "oha, hayvan!", "ne ar kalmış, ne namus!", "sen evlenme.. çoluğun çocuğun olmasın, soyun kurusun.. p.zevenk!" şeklinde tepkiler duyuyorum.. şş.. sakin..
iki saniye arkanıza yaslanıp düşünün.. bi çift hayal edin.. evlenmek üzereler.. muhtemelen defalarca sevişmişlerdir düğün gününe kadar.. sevişmeyeni de var. olabilir. saklama kabı olarak da kullanılabilir malum şeyler.. tabi.. konudan saptım bi dakka.. heh.. hayali bi çiftimiz var. bu çiftin düğününe gelen onlarca insan, o çiftin düğün gecesi takır takır sevişeceğini bilir. kimse dile getirmese de enteresan bir gerilim vardır düğünlerde. takı takarken aklından geçen esprileri damadın yüzüne söyleyemezsin bir türlü, damat en yakın arkadaşın bile olsa.. "ben şimdi sana para takıyorum, sen de akşam geline takarsın.. mehehahah..", "sana milli forma aldım hacım, yarın sabah kargoyla gelicek... mehehe..", "tüm mermileri bu gece harcama olum.. balayına da kalsın.. meheheh".. pis pis, pişkince espriler.. hep içinizde patlar.. gelinin akrabaları ise çaktırmadan kâbus yaşar.. neden?.. açıklayayım..
"s.kmek" ve "s.kilmek" diye iki kavram var.. birinci anlamları dışında kullanıldığında birincisi kral tacı olur, ikincisi yerin dibine geçmeyi gerektiren bir çehreye bürünür.. sadece bizim toplumumuzda değil.. "I fuck" başka, "I'm fucked" başka..
bence bu ayrım tıpkı ülkemizdeki "kız-kadın" ayrımı kadar mide bulandırıcı. ama yapacak birşey yok..
gelin tarafının yaşadığı kâbus işte bu iğrenç kavram ayrımından kaynaklanıyor. biliyorlar ki biricik kızları o akşam gidici.. ama çaktırmıyorlar çünkü ayıp.. gerçekten iğrenç bir toplumuz vesselam..
nişan, kına vesaire gelenekler ise "madem evleniyoruz, neden akrabaları soyup soğana çevirmeyelim ki lan??" fikriyle ortaya atılmış delisaçmalarıdır. kına k.ça yakılır.. birinin kötülüğünü istersin, eğer gerçekleşirse "k.çına kına yak" derler adama.. budur.. yoksa "yüksek yükseeeek teepeeleeereeeeee.. " fln.. bs.ktiringidin..
kaldı ki, dünyada kapitalizm yerine anarşi olsaydı, evlilik diye birşeye ihtiyacımız olmayacaktı. çünkü sırf çocuğumuzun bir soyadı olsun, bürokratik işlerini yapabilsin, devlet hizmetlerinden faydalanabilsin diye gidip evlilik cüzdanı alıyoruz aslında.. bunu kabullenmek istemediğimiz için "evlilik" kavramına bir dünya anlam yüklüyoruz, bi romantizm katmaya çabalıyoruz fln.. how pathetic!!..
çoluk çocuğa karışma kısmı ise tam bir enayilik safhası.. resmen insan kendi rızasıyla kendi hayatından vazgeçiyor, herşeyini çocuğuna göre ayarlıyor, çocuğu için yaşamaya başlıyor.. sonra çocuk büyüyünce de "yemedim yedirdim, içmedim içirdim" diye beyhude çemkirmelere girişiyor.. e çemkirecekdiysen yapmayaydın çocuğu? çocuğu yapıyorsan kendini unutacaksın hacı. söylemediler mi sana? o çocuk kendi parasını kazanıp kendi evine taşınana kadar, sen kendin için yaşayamıycaksın moron.. çocuk evden taşınınca da zaten çok yaşlanıcaksın, hayatın tadını çıkarmak için çok yorgun olucaksın.. sonra da "bana bakmıyolar. beni sevmiyolar" diye yine çocuğuna çemkireceksin.. sonra zaten ölüp gidiceksin.. e nooldu? yandı gülüm keten helva.. o kadar hayal kur sen gençken "zengin olucam, tekne alıcam, dünyayı turlıycam, havuzlu villam olucak boğazda.. japon s.kmeden ölmicem hacı. bi de banci camping yapıcam.." diye... koy çocuğu, hayatın kararsın..
evlenmeyin arkadaş.. kimse evlenmesin. sevişin bol bol, gezin tozun, sırlarınızı paylaşın ama evlenmeyin.. kıymayın kendinize..
gidin japon s.kin abi!..

3 Ekim 2011 Pazartesi

Harikalar Diyarı

kuzeyinde
tepesinden mütemadiyen lav akan
büyülü bir yanardağ var
kıpkızıl..

güneye indikçe
tam ortasında
güneye inmeye devam eden
devasa sıradağların başlangıcının bulunduğu,
doğuya ve batıya uzanan
şerit halinde iki gür orman ..
kapkara..

her iki ormanınn
güneydeki sınırları
iki kocaman göle bakıyor..
masmavi..

ormanları ve gölleri
ortadan ayıran
kuzeyden güneye uzanmış
heybetli sıradağların bittiği yerde ise
dünyanın derinliklerine dek uzanan
derin bir mağara
ve bu mağaranın girişinin etrafında
oksitlenmiş topraklar yığını..
kıpkırmızı..

mağaranın güneyinde ise
minik, şirin bir tepe
üzerinde günbatımı izlensin diye
yaratılmışçasına
öylece duran..

...

buldum burayı sonunda
ama ne pasaportum var
ne vizem..

hayalimde yaşamaktan başka
yok çarem..